19 Nisan 2014 Cumartesi

emergency man and woman

en iyisi taze taze yazmak dedim. sonra üşeniyorum arada  kaynıyor güzel şeyler. bu diziye ablayla başlayıp (ki çoğunda olduğu gibi kendisi seçti) tek başıma tamamladım. tabi bitirmemde hastanede geçirdiğim günler de yardımcı oldu, yaşasın kablosuz ağ bağlantısı (: dizimiz, bir evlilik merasimiyle açılışı yapıp direkt kavga, gürültüye olayı bağlıyor. elimizde bir adet deli çiftimiz mevcut, sevgili oh'lar önce aşık olup, sonra bu aşkı nasıl hiç ettiklerini bize anlatıyorlar. ayrılan çiftin yolları, diziye adını da veren hastane acilinde birleşiyor. hah tam o anda da gırgır, şamata başlıyor.
chang min, başrolümüz, koca kişisi, aşkı uğruna okulunu bırakıp sonra geri dönen, zengin, yakışıklı (bence değil) ve cadı bir annenin oğlu. jin hee, başrol hatun, kocasının karısı, zamanında diyetisyen olup, doktor adayını ayartıp evlenmeyi başaran fakat elinde tutamayan, ahım şahım bir güzelliği, işi, gücü, parası olmayan kişi. kendisi boşanmanın verdiği gazla, artık yaptığı kompleksin derecesi uzaya yol olur, kendini doktor olmaya adamış ve başarmış. sonra koca şehirde ne tesadüftür ki aynı hastaneye düşmüş ve macerayı başlatmış bu iki garibim. 
başlarında da şeytan lakaplı şef, cheon soo. ben böyle şeytana her daim uymaya razıyım, oyh. izlediğim son bir kaç dizide, ikinci adamları tutar oldum. yazık bana, üzülüyorum, ikinciler kötü olsun, işimizi zorlaştırmayın, bizi arada bırakmayın ey senaristler. adamın bakışları, gözleri, muncurları ( dudak kısımları) çok tatlı, başrolümüz bana hoş gelmeyince şefe bol bol yazdığım doğrudur (: bu ciciklere de güzel hatunlar eşlik ediyor, diğer alternatifler olarak, ji hye ve a reum ikilisinin afetliklerinden bahsetmeye gerek duymuyorum :p ER dizisinin aşığı olmanın yanında son zamanlarda good doctor' ı da izlediğim için hasta, tedavi, doktor olayları beni pek etkilemedi. annemle hastanede yatarken, aynı teşhisin olduğu bir konuyu dizide izlemek hoş tevafuk oldu.
diziyi özetlersek, birbirlerinden nefret eden bu ikilinin bol bol didişmesi, aşk üçgenleri, dörtgenleri, flörtleşmeler, flörtleşememeler, kavgalar, pişmanlıklar, keyifli, hüzünlü anlar böyle bişiler işte. dizinin tek olumsuz yanı bence 21 bölüm olması aslında sıkmadı lakin benim favorim 16 (: ayrıntılara gelirsem, bebeğe öldüm, o kafa çevirişleri süperdi, bebeğin annesi de hoş hatundu. bazı ses efektleri çok komikti, şef'in manalı, utangaç bakışları kalp krizi nedeniydi. chang min'in cesareti, azmi, sabrı vaavvlıktı. ji hye'nin aşkı alkışlık, a reum'ın dudakları öpülmeklik, yong kyu'nun yanakları sıkılmaklıktı (: of be dedirten ve eğlendiren sahneler ise, jin he'nin şefe tokat atması, beraber uyumaları, şef'in heyecanlandığı her sahne ve hayal kurduğu sahne (ayh), chang min'in arkadan sarılmaları, kıskanma sahneleri, kalp atışlarının dinletildiği bölüm, beraber kaldıkları ve oynaştıkları yerler (: son yorumuma gelirsem, eğlendim, hislendim, sevdim. benden geçer not aldı kendisi, sınıf atladı sayemde :p

not: böyle yaptım ki, nabrut'un ne kadar müthiş çalıştığını anlayın diye, yo yo kıskanmıyorum :p
görsel: asianwiki.

13 Nisan 2014 Pazar

bindokuzyüzseksendört

zatı şahane, yıllardır okumak istediğim bir kitaptı. pek tabi zor olduğunu da biliyodum fakat pes etmek olmazdı. nasıl anlatılır bilemiyorum, işte geleceği yani 1984 yılını anlatan bir kitap, aman ne yıl olmaz olsun. orwell, kitabında gelecekte hepsi olmasa bile bir kısmının olacağını düşündüğü şeyleri anlatmış. haklı da çıktı. feci, olumsuz bir ütopyayı yazmış kitabında. ülkenin başında abi denilen birinin olduğu bir sistemle yönetiliyor. ülke sürekli olmayan bir savaş içinde tutuluyor. gerçekler, yok edilip, sistemin uydurdukları tarihe geçiriliyor. insanlar, beyinleri yıkanmış robot gibiler, statüleri iyi olanlar olduğu gibi köle kıvamında olan insanlar var. eşitlik, adalet, özgürlük gibi kavramlar yok. her anınız kayıt altına alınıyor. evde, işte, her yerde kamera ve ekranlar var, böylece en küçük bir yasak hareket içinde bulunamıyorsunuz. açlık, kıtlık var, seks kötü bir eylem kabul edilip, yasaklar içinde. kısaca sizden nasıl olmanız isteniyorsa öyle oluyorsunuz. herkes karşı gelmeden bu kurallara uyuyor. en küçük hata sonucunda hemen yakalanıp, temizleniyorsunuz. kitabın kahramanı winston, bu sistem içindeki doğruluk bakanlığında çalışıyor, gelen haberleri, bilgileri değiştirip düzene uyduruyor. winston, kitabın başından beri hem düzeni hem de kendini sorguluyor. tehlikeli adımı da bir defter alıp, günlük tutmaya başlayarak atıyor, yazarak kendini daha iyi hissediyor. bir gün, iş yerinde farklı bir bölümde çalışan bi hatun bir not sıkıştırıyor eline, böylece aşk kapısı aralanıyor ve yasak listesi de kabarmaya başlıyor. gizli görüşmek için kiraladıkları bir odada sonunda yakalanıyorlar. sevmek de yasak, aşk da yasak, bir birlerine söz veriyorlar, aşklarını unutmamak, satmamak için ama acayip işkenceler sonunda malesef sistem kazanıyor. ben işkence sahnelerine alışığımdır fakat bu kitapta psikolojik olarak gerçekten çok zorlayıcı yerler oldu. öyle bir sorgulama, cezalandırma yöntemi ki, doğru bildiğiniz hiç bir şey bırakmıyor, en anlamsız, saçma şeyler de doğru oluyor ve bütün her şeye evet, tamam demek zorunda kalıyorsunuz. bütün kitabı, bir isyan çıkacak, bitecek hepsi diye diye okudum ama öyle olmadı. winston da abiyi sevmeye başladı ve kitap bitti. açıkçası başlarda araya kitap almayı düşündüm, zordu ama bir gece uykum kaçınca şıp diye bitirdim. elinize alıp hemen vazgeçmeyin derim ben. kitabı çok başarılı buldum, adamın hayal gücüne hayran kaldım ve şükrettim halimize. bugüne bakınca çok uzak değil yazdıkları, bizim ülkemizde de herkes dinlendi, ellerinde koz biriktirdiler, kendi istedikleri gibi olunmasını istediler, çıkar doğrultusunda her şeylerini sattılar, bunlar da abi üstelik. neyse, başlarsam susaman (: kitap zaten baş yapıt benim konuşmama da gerek yok.

8 Nisan 2014 Salı

o günün sonu

en son bugün güzel bitmeli demiştim, öyle dilemiştim ama hiç beklemediğim bir şekilde sonlandı. sevgili annem, aniden sancılanıp acillere yollandık, gidiş o gidiş, bugün evimize döndük şükür. pazartesi günü için çok fazla istekliydim, bir şeyi çok istemeyeceksin gerçekten çünkü sonu hayal kırıklığı gibi bişi. ne zaman ne olacağı hiç belli değil. planlar, programlar yeri gelince saçmalıktan öteye geçmiyor. ne yani anı yaşa mı demeliyiz öyle de olmuyor, kadere bıraksak dert bırakmasak ayrı dert. ee ne zaman bir şey planlarsam yemiyor, geriye bolca kafa karışıklığı. neyse, önemli olan şükredebilmek. 
manzaramız, anneciğin bitmeyen serumları ve günler sonra içilen çorba
bir hastane maratonunu da sonlandırdık, oda arkadaşımız ve refakatçileri hoştu, hep birlikte dertleştik, keyiflendik, üzüldük, paylaştık. bir hemşire vukuatı haricinde sorun yaşamadık, bazı insanlar iyi olabiliyorken bazıları maalesef kibirlerine, zayıflıklarına yeniliyorlar. aslında sadece görevini yerine getiren insanlar için ise aaee ne iyi insan diyoruz, iyi olmak bu kadar kolay aslında. ama kalbi normal olanlara kolay pek tabii. umarım, iyi olabiliriz pardon sadece normal olalım yeter.