27 Şubat 2014 Perşembe

secret

beni tekrar dizi ve çekik aşkıma kavuşturan diziyi anlatmamam olmazdı. uzun zamandır seyir keyfim kalmamıştı. mel'in yazısını okuyup ta gaza gelince bi bakayım madem dedim, iyi ki de demişim. burdan mel'e öpcüklerimi gönderiyorum. dizi, dikkatimi çekmişti ama büyük ihtimal izlemiycektim. böyle bünyemin yoğun drama ihtiyacı vardı, pek iyi geldi. konuya gelirsem, pek çok dramda olduğu gibi bunda da ezik bi hatun var, garibim başına gelmeyen yok, bu hatunun sevgilisi var bi de zengin ama mutsuz bi karakterimiz ve onun müstakbel hatunu var. bu dörtlüyü bir araya getiren olay ise özünde bir yanlışlık. gerçek hayatta olamayacak kadar saf kızımızın, bu durum karşısında kayıtsız kalması, kendisini ateşlerden ateşe atması benim bayılarak izlediğim entrikaların başlamasına sebep olur. bayılarak derken zevkten değil, sinir krizlerimden olsa gerek (: ya ne desem kopya olcak, o yüzden bundan sonrasını izleyen ya da ipuçları umurunda olmayan okusun derim ben (:
şöyle ki kızımız çok seviyo ve ne geliyosa başına bu sevgiden geliyor, yani buna fedakarlık mı denir mallık mı denir bilemedim, işte bu sevgilisi kendisine ben yavru köpek diyom, ayy kıyamam bakışları aynı öyle bi de küçük emrah modeli kaşlarını yerim (: her ne kadar kendisi kötü karakter olsa da, izlerken sürekli kötü olunur mu doğulur mu diyosunuz, özellikle başlarda kızamıyosunuz da, sonra detaylar geldikçe haee diyonuz. lan o ezik hallerine an geldi üzüldüm, pis herif meğer kaybetmemek için neler yapmış, bi de aşık güya, aslında başlarda bariz aşk var, o hapishaneye gelişleri felan. başrol oğlumuza gelirsek, aşktan, ayrılıktan kafayı yemiş kendisi, yani dizilerimizin serseri kontejanından. babası ve şirket için de tipik şirket evliliği denilen olay var, bi yandan o hikaye ilerliyor, ikinci kadını severim ben, burda da aşırı bi rahatsızlık vermedi bana. 
min hyuk, sevdiği kadını öldürdüğü için, yo jung'dan nefret ediyo ve hayatını zorlaştırmak için elinden geleni yapıyor ama bi yandan da kadına bağımlı hale geliyor, onu bi türlü bırakmıyor. kız, hayatını kurmak için çabalarken, başına bi ton felaket geliyor, yok artık bu kadar da olmaz dedirtiyo senarist insana. min hyuk, her ne kadar kızı katil olarak görse de hep olayı araştırıp gerçeğin peşine düşüyor, bu sürekleyicilik de dizinin bölümlerini peş peşe izlemenizi sağlıyor.
işte dizi aslında intikam konulu, nefretle başlayıp, aşkla devam ediyor. aşkı kabullenememe halleri, aşka sahip çıkma çabaları, birbirlerinden uzaklaşarak çare arayışları. acılı ama gerçek bir aşk. başka da bişi demem, anlatamadım zira. bendeki ayrıntılar ise,  yavru köpeğin annesi, en nefret ettiğim karakterler arasına girdi. kızın, çocuğunu sonunda bırakması çok çok saçma ötesiydi, savcı bey'in çocuğunun öldüğünü bilmemesi de saçma oldu çünkü bu kadar kolay mı yane, ceset felan nerde? kızın babasını ortadan kaldırması da çok fazla oldu, gereksizdi. konu otururken de bi ton acemilik oldu ama olcak o kadar dedik sineye çektik.
amaaa yavru köpekle kızın tanışma sahnesi çok tatlıydı, hapishaneye gelip yemek dağıtma olayı çok masumca. min hyuk'un sürekli peşinde olması hoştu, kızı zor durumlardan çıkarması, aşık olup ta kendini tutması. ilk öpüşme teşebbüsü, kapılarda bekleyişleri, kıza destek olması, sürekli onu izlemesi, yarasını ilk gördüğündeki tepkisi, kendilerine ayırdıkları gün, ceketini vermesi sevdiklerimden. sonuna gelirsem, yine yıl atlamalar, uzun uzun mutsuzluğu işleyip, sonunu son beş dakkaya sığdırma olayını benim mantığım almıyor bi türlü. en sevdiğim replik ise gülme dediği her sahne. çok acıtıcıydı. min hyuk'un asistanı, yo jung'un arkadaşları da dizinin bonusuydu. aklıma başka bişi gelmedi. eğer okuyosan ve dram seviyosan kesinlikle izle diyorum ben. benim en iyilerim arasına çok süper bir giriş yaptı. o zaman bay.
görsel: yeppudaa, dramabeans, ben:p

20 Şubat 2014 Perşembe

ölülerin fısıltısı ve son 18 saniye

adından da anlaşıldığı üzere kendisi ölüm kokan bir kitap ay ne ilginç bana (: her zamanki gibi gerilim, polisiye fakat diğerlerinden oldukça farklı. kitabın ana mekanı hatta konusu olan yer yani adli antropoloji merkezi gerçekte de var olan bi yer. böyle cesetlerin açık havaya bırakılıp çürüme evrelerinin takip edildiği bir merkez. işte başrolümüz olan david hunter, ingiliz bir adli antropolog, eski bir meslektaşının davetiyle amerikadaki bu merkeze gidiyor. başından türlü olaylar geçmiş adamcağızın bunları atlatmak ve işine geri dönmek için orada çalışmalar felan yaperkene bir cinayet davası meydana geliyor ve incelemesi için arkadaşıyla beraber olaya dahil oluyor. bu herif ingiliz olduğu için pek hoş karşılanmıyo, dedektifle, patologlarla felan didişmeleri de oluyor. ama bi şekilde olaya karışıyo ve devam ediyor. psikopat olan seri katilimiz acaip bir narsist bi de ölümü anlamaya çalışma gibi bi derdi var, bu yüzden büyük bi zevkle pat pat adam öldürüyo, işte bu kimdir, kimin peşinde aha da kaçtı yakala gibi bir mücadelenin içine çekiyor bizi. konumuz içinde cesetlerin incelenmesi de olduğu için bol bol bilgiler felan da var artık ne işe yarıycaksa ama sıkmıyor. özellikle son bölümlere doğru çok güzel süprayzlar yapıyor yazar amca bize. yanlış zanlılar, yanlış hedefler helecanlı helecanlı okuduk. farklı olması nedeniyle geçer not aldı kendimden (:
öncelikle kitabın adının nereden geldiğiyle başlayabilirim sanırım, şimdi beynin bi yeri böyle anıları depoluyormuş, ölürken o anılar artık film şeridi misali geçiyor herhal (: gözleri kör olan sherry'nin çocukkene beynine bişi olmuş ve böylece ölülere temas ettiğinde onların son 18 saniyelerini görme yeteneğini elde etmiş. bir, iki derken iyicene tanınmış ve polis işlerine de yardım etmeye başlamış, ondan ilk yardım isteyen ve her zaman yanında olan dedektif payne var bi de ayhh. kitap sherry'nin bir olaya müdahalesiyle başlıyor, sonra asıl konuya giriliyor ve işin içine başka bölgede dedektif olan kelly dahil oluyor. alengirli şekilde bi kız kayboluyor ve kızda savcının kızı, mühim insan ya böyle baskılar felan. alakasız birinin üzerine suç kalıyo gibi, kelly onla boğuşuyo, sonra kelly'nin karışık aşk hayatı da olaylarla beraber sürüp gidiyo. aralara dedektifler arası anlaşmalar ve hırlaşmalar da serpilmiş. aslında baştan beri suçlunun belli olduğu kitaplardan biri bu da, işte manyak bi sapık olan sykes, onun çocukluğu, gençliği,intikamları, cinayetleri. neyi, nasıl yaptı, nerde sakladı onları merak ediyoruz biz. sonradan anlıyoruz ki, kitaptaki baba karakterler birbirleriyle bağlantılı çıkıyo, öyle sürprizler felan. roman, tipik bir polisiye olmakla beraber, konuya giriş kısmında oldukça sıkıp, sonradan sürükleyici hale geldi. polisiyelerde pek ağlamak olmaz ama en sevdiğim karakter hiç olunca ağladım ben de. on üzerinden altı vericem ama iyi karakterleri pek sevdiğim için yedi yapıyorum (:

9 Şubat 2014 Pazar

aylık vari bişi iki


harbi aylar oldu günlük vari yazmayalı. hayat aynı rutinlikte devam ediyo bende. kötü şeyler hala kötü iyi şeyler de hala iyi. tek sosyalliğimiz kurs, üç haftadır tatildi aslında. bu hafta tekrar başlıyo, en son hafta sınav bile olduk, sorulara verdiğimiz gayet mantıklı (!) cevaplarla oldukça eğlenceli geçti. bu hafta yağlı boyaya geçiş yapıcaz, kim tutar bizi (: aslında ben pasteli seviyodum böyle elinle yaymak, üflemek zevkliydi, bakalım fırça tutmak belki daha keyifli olur. en azından ablamın dırdırından kurtulucam pasteli sevmedim diye söylenip duruyodu. tembel bünyelere sahip olduğumuz için hala ne resmimiz belli ne de malzemelerimiz mevcut. yumurta dayancak nasılsa cumartesiye (:
kardeşcazım artık usta bi asker hatta 110 günü kaldı (: şimdi yozgatta, çok dsiplinli bi yermiş ama rahatım diyo sevdi orayı. oldukça temizmiş, faruk için en önemlisi de bu. faruğun yemin törenine abla kişisi gitti ben de annemle kaldım köyde uzunca bi süre. iki başımıza oldukça da keyifliydi, şimdi de annem gidiyo bu sefer de ablayla yalnız kalıcam, eminim bu da zevkli olacaktır. gerçi anne faktörü de ortadan kalkınca ablamın tembellik boyutu zirveyi görür gibime geliyo ve emimin ben de ona ayak uydurcam, oh başlasın uyku keyfi. valla şubat ayında mıyız nisan, mayıs mı bilemiyorum ben. hiç olmuyo ama böyle ben bi kar faslı daha bekliyorum ısrarla, hem sağlık hem bereket için. hiç hoş değil mevsimde mevsimi yaşayamamak. iyice aklını kaybetmez dünyamız inşallah. köyde, dışarı çıktığımda başımın üstünde büyük bi ses çıktı, az tırstım felan, sonra ne düştü diye bakmak için mutfak camına gidince orda bi misafir bulduk. önce çok sakin yaklaştık, kaçacağını düşündük ama aksine kedicik hiç oralı olmadı, kaçmadı, kendini sevdirdi, ablam alırken hiç sesini çıkarmadı. biz de dört köşe tabi, bizim burda kediler iki ayaklı görünce, üç buçuk atıp tüy oluyo. içeri alıp, süt içirdik, kıyamam öyle açmış ki, epeyce süt içti, hatta bi ara halime aldı karnı ağrıycak diye, sonra devam etti. kedi bu sonuçta etrafı keşfe çıkıp kendine yer bulmak istedi ama çok pis. ee dışarı çıkarsak hayta asla müsade etmez. alt kattaki ofise koydu abla, kedimiz oldu sandık ama ertesi gün kapısı açılır açılmaz kaçtı. 
ben kpss için ders çalışamamaya devam diyorum pek tabi. bazen kafama esiyo, az biraz bakabiliyorum ama genelde sadece vakit öldürüyorum. istediğim kitapları alamayıp kpss kitaplarına para baymak acaip koyuyo bana. işte yarım saat soru çözsem iki saat internette geziniyorum, bulmaca çözüyorum, kitap okuyorum felan. kaba taslak fena olmasam da ince ayrıntılarda çuvallıyorum, işte nerde hangi maden hangi akarsu yok şu medrese hangi beylik zamanında, efenim anayasanın şusu busu. hayır 80'e yaklaşmalıyım. puandan bişi olcağından değil de çalışmadan girdiğim sınavdan yüksek almalıyım en azından. amann daha çok var deyip, vicdan rahatlatmamı yapıyorum.
son zamanlarda ise dizi izleyememe hastalığımı yenmiş bulunuyorum. bunda mel'in katkısı oldukça fazla. onun yazısında secret'ı gördüm ve izledim, onu da yazmalıyım bi ara. bi ara acaip şekilde sudoku hastalığım tutmuştu, bu kpss' ye soyununca kendimi frenledim epeyce, şu günlerde hortladı gibi (: geçenlerde kutularda bişi ararken elime eski çöplerim geçti (: fi tarihinden kalma aşk mektuplarını felan attım sonunda. aralarında eski bi arkadaşım emre'nin de mektubu vardı, salak bi kavga edip, kopmuştuk. okuyunca çok pis gaza geldim, faceden bulup mesaj attım, ertesi gün cevap attı, çok mutlu olduğunu yazıp, muhakkak konuşmak istedi ve konuştuk ta uzunca bi süre, hiç bişi olmamış gibi, halbuki aradan yıllar geçmiş, yurt dışında yaşamış, çalışmış, dolandırılmış yine çalışmış, evlenmiş ve farklı bi şehirde o da bi ucundan hayatına devam ediyo.rahatladım ve çok üzüldüm geçen giden zamana, çabuk harcıyoruz insanı, zamanı, paylaşımları. geçen hafta da bok gibi bi hafta geçirdim, migren tedavisi için antidepresan kullanıyodum üç aydır. ben uzun zamandır kaşınıyorum ama aklıma gelse de kondurmuyodum sonra okudum felan baktım kaşıntı, bıraktım bakayım kaşıncam mı diye anam ben öyle kötü oldum ki sanki uyuşturucu bağımlısına döndüm. bi haftaya ancak topladı bünyem kendini. baş dönmesi, mide bulantısı ayyy. bu sefer farklı bi ilaç verdi bakalım bu nasıl bi etki göstercek ama en azından migrenle alakalı tedavilerde kullanıldığı yazıyo zavazingosunda. relpax kalp ben, gitmişken onu da yazdırdım pek tabi. bi de cildiyeye uğradım, böyle yanaklarım da kaşınıyodu küçük küçük kabarıyodu, rengi solsa bile hissediliyo yine yüzümde uzun zamandır, ondan sebep krem verdi. ömrü hayatımda ilk defa kullanıyorum böyle bişi, şimdi bu da kaşındırıyo, isilik gibi yaptı beni, ne yapsam bilemiyorum. ben gece şu kremi süremiyorum, bakımlı hatunların işi ne zor yahu. aha da özetimi yaptım kendime (:



4 Şubat 2014 Salı

ruh ve yürek

ruh ve yürek, yazar teyzenin okuduğum ikinci kitabı. tarzı pek bana göre olmasa da ilk kitabı beğendiğim için bunu da okudum. önceki kitapta olduğu gibi burda da bissürü insan, bissürü hayat ve olaylar var. demek hatunun olayı bu, tek hikaye yerine, bissürü hikaye yazmak tek roman altında. asıl konu başrolümüz clara  etrafında dönüyor, yani romanın diğer kahramanlarının hepsi aslında bir şekilde clara'nın hayatında yer alan kişiler. clara, kalbinden hasta insanları kontrol altına alıp, onların iyileşmesi için kurulan bir merkezin başına geçiyo, oranın kuruluş faslı, tek tek doktorların, hemşirelerin, sekreterlerin özellikle de yardımcısı olan ania mıydı adı bak unuttum neyse zavallı bi kızcağızın merkezde çalışmaya başlamasını anlatmakla başlıyor kitap. her bölüm ayrı bir karakterin hayatından kesitler sunuyor, bazı bölümlerde başka kişiler katılıyor bazılarında hep beraber bulunuyorlar. merkez kurulduktan sonra, olaya hastalar ve onların aileleri de katılınca hobaa alsana tonlarca insan ve hayat. sonra biri birine aşık oluyo, biri diğerinden ayrılıyo, kimileri seviliyo, kimileri nefret ediliyo, araya kazalar, belalar da katılıyor oluyo sana kitap. bi onu bi bunu okuyup, bitiriyosunuz romanı. ben tarafından böle rahat, okunur bir kitap olarak değerlendirildi (:
not: ruh ve yürek denince araya aile alınmadan olmaz ki.