9 Aralık 2014 Salı

animekalpbenüç


biraz da anime izlemek te fayda var pek tabi. ilk sırada miyazaki ustanın son olduğunu iddia ettiği eseri var, filmde de emekliliği vurgulayan bölümler mevcut yani bilmesem de adam sinyal veriyor derdim. kaze tachinu (the wind rises) yani rüzgar yükseliyor, izleyenler bilir miyazaki'nin bir uçma takıntısı var (bence) bu filmde pilot olmak için deli gibi hayaller kuran o  uğurda hayatını şekillendiren jiro'nun (ki adam gerçekmiş yani hikaye gerçek) bir nevi hayat hikayesini izliyoruz. önce çocukluğu ile başlayıp oradan üniversite yıllarına geçiyoruz uçak mühendisi olmuş kerata, o ara japonya'nın sanırım en büyük kabusu olan deprem işleniyor. jiro, o karmaşada bi kız çocuğuna yardım ediyor ve filmin aşk kısmı da burada başlıyor. okul yıllarının devamında iş hayatı, idealleri, planları, azmi, başarıları, alevlenen aşk ve sıkıntılar. evet belki diğerleri gibi çok çok güzel değildi belki hayal dünyasını (hayal dünyası sadece rüya olarak işlenmiş) çok çok konuşturmamıştı, mühendislik kısmı fazlaydı ama yine de usta işte. çizimler pek şahane, duygular güzel. seviyorum bu adamı. umarım son değildir.

oki moki uzun bi adı var ingilizcesi sanırım wolf children, yine ne izlesem sıkıntısıyla dolu olduğum bi gece, birisi kurt mu dedi du bakam dedim (: şimdi hanım kızımız, filmin başında çat diye bi günde adama aşık oluyor, adam kurt adam çıkmasın, ee aşk bu vazgeçmeyip evleniyorlar. işte hemen çocuk da yapıyor hemde iki tane fakat sonra yollar ayrılıyor :( hatun iki kurt çocukla kalıyor bir başına, ee çocuk zati problem bi de bunlar darlanınca felan kurta bağlıyorlar allahhh. kadın da çocukları özgür ve rahat olsun diye kırsala taşınıyor ve çocuklar başlıyor büyümeye. işte böyle bir hikaye, çocuklardan biri kurt olmayı bir insan olmayı tercih ediyor. o gelgitler, kendilerini keşifleri, annenin zor anları, hayata tutunma çabası, sıfırdan başlaması öyle güzel anlatılmış ki. kız çocuğun sinirlenince kurtçuk olması hov hovlaması çok şekerdi, oğlanın ürkek halleri yemeklik. hüzünlü olsa da huzurlu bir animeydi. sevdim.

barakamon, film değil 12 bölümlük bir seri. zaten 20 dakka bişi kısacık yane. ben animelerde çocuklara bayıldığımdan böyle çoluklu çocuklu pek tercihimdir. onların gülmesi güzel, ağlamaları, tepinmeleri, muzurlukları hep bi güzel. dizi de kaligrafi ustası genco bir delikanlımız var ama yazısı beğenilmeyince sen bi atarlan ustana yumruk at ulu orta yerde, bunun üzerine kendisi köy gibin bir adaya sürülüyor maksat kendini toplasın, yazısını düzeltsin, güya hep çalışçak yane. ama daha ilk günden evini çocuk, genç bir topluluk zaten basmış olup, ilerleyen günlerde sürekli başında olacağının sinyalini verdi. işte çoçuklarla geçen bir yaz, bissürü eğlence, darlık, anı. gerçek sevgi, bağlılık mis gibi işlenmiş. anime de daha yeni olduğu için görsellerin güzel olduğunu söylememe gerek yok bence. insanın kıskandırıp yaee ben de ben de dedirten bi ton sahne. yine sevdim (:
görseller: wikipedia
not: gönül görsele boğmak isterdi ama tembel bi insanım.

28 Kasım 2014 Cuma

cinayetin simyası

kapakta agatha christie' yi aratmayacak bir polisiye diyor, bence gayet iddialı bir tanıtım. baş karakterimiz gerçekte de yaşamış olan ilk kadın gazeteci gibi bişi. nellie, çok güçlü, ne istediğini bilen, asla pes etmeyen, cesur bir kadın. bu kadın, gazeteci olmak için büyük çabalar veriyor ee zamanında çok zor tabi kadının hiç değeri yok bi de gazeteci olsun. patronu da ünlü pülitzer, kadın işini sağlama almak için bir akıl hastanesini araştırmak için kendine deli süsü verip içeri postalıyor kendini. orada incelemeler yaparken kadınların ortadan kaybolduğunu görüyor ve doktoru yakalamaya çalışırken yangın mangın puf oluyor, aynı tür cinayetler farklı ülkelerde görülünce nellie, işin peşine düşüyor ve kendini pariste buluyor. paris te ne paris kimi ararsan orada. ünlü yazarlar, şairler, ressamlar kitapta mevcut. nellie'ye yardım eden erkekimiz misal jules verne (hani seksen günde devrialem felan), oscar wilde ve türlü isimler. paris te bir karışık, isyanlar, anarşistler, üstüne bir de salgın hastalık şehri esir almış. nellie, bu kadın cinayetlerinin peşindeyken, salgın hastalıkla mücadele, dönemin politikası, insan ilişkileri pek güzel işleniyor. verne ve nellie'nin üslubu pek keyifli, bir birlerine takılmaları, imalı lafları eğlendirik bi de aşk meşk var daha ne olsun. bunlar katilin peşinde katil bunların peşinde, doktorlar salgının peşinde, kim dost kim düşman böyle olaylar. geçekten farklı kurgulanmış, kaliteli, çerez kıvamında olmayan bir kitap. ha hep olumlu anlattım ama benim için çok sürükleyici olmadı belki benimle alakalı da olabilir. beğendim.

5 Kasım 2014 Çarşamba

ıt's ok, this is love

allahımm dizi izledim ben. sanki yıllardır çekikçikleri görmemiş gibiydim. uzun bi ara verince genelde soğukluk olur ve ne izleyeceğimi bilmem. ama gece bişi izliyim dedim ve hiç düşünmeden ilk aklıma bu dizi geldi. oyuncuları hep sevdiğimden yazmıştım aklımın bi köşesine, demek çok derinlerde kalmamış, hemen hatırlayıverdim. ın sung ve hyo jın oynar da izlenmez mi, yan roller de şahane olunca değme keyfime. dizide çok yakışıklı bi adam var, kendisi yazar ve bir programa katılıyor, diğer konuk ta bir doktor hanım bir birleriyle çok seviyeli bir şekilde didişerek süreç başlıyor. yazar bey, bir süreliğine başka bir eve yerleşiyor ve gidince bi de ne görsün güzel ama gıcık doktor orada. böylece önce savaşma sonra flörtleşme sonra da sevişme dönemi başlıyor. 
dizide tipik bir aşk hikayesinden farklı olarak jae yul'un dramı, abisi, annesi, takıntıları ve hastalığı varken hae soo'nun da kendi dramı, hastalığına sebep olan olaylar felan var. senarist iki hasta insanı buluşturup, bir birlerini tedavi etme süreçlerini bize izletmek istemiş. jae yul'un özgüvenini, rahatlığını, karizmasını, ukala oluşunu, boyunu, posunu, kılık kıyafetini çok beğendim, rize sokağında birini görsem belki gülerim ama bunlara yakışıyor yahu. hae soo, onu ittiğindeki tavırları, mimikleri, gülüşü pek hoştu ayrıca adam çok iyi oynuyor. hae soo'nun ittirmekleri, kuul tavırları, kıyafetleri hele de pantolanları, ağlamaklı halleri çok çok hoşuma gitti. yan roller de kwang soo'ya ayrı bir hayranlığım vardır, daha önceki bir filmde bir akıl hastasını oynamıştı ve süperdi burada da farklı bir rahatsızlığı var ve yine döktürmüş. reply amcayı artık konuşmuyorum zaten acaip sempatik ve adam doğal komik bence. dizinin en güzel kısımları da bu arkadaşlık halleriydi. 
dizinin en güldüğüm sahnesi, bunlar tatildeyken hatun yine bişileri istemiyo adam da kızıyo, hatunun sakat kolunu uzatıp çocuk gibi acıyo ama felan demesi çok tatlı çok çok güzeldi, bin kere izleyebilirim o sahneyi. ilk bölümler komedi sonraki bölümler ise dram gibiydi. ama yine de gülmekli sahneler daha fazlaydı. üff ne sıkıcı dediğim bi bölüm olmadı, sürükleyiciydi. sadece finale doğru işte yine bi yıl atlamalar, saçma aile problemleri felan oldu, ne yapalım her dizide olcak illaki. öyle işte sevdim ben.

görseller: asianwiki, gifti ben yaptım :p 
not: aşık olsam ne güzel olurdu ühü.

30 Ekim 2014 Perşembe

kemik bahçesi ve ölümün kimyası

tess hanımın birkaç kitabını daha okumuştum haliyle yazarın adını görünce şüphe duymadan okumaya başladım. kendisi tıbbi gerilim konusunda duayen. ben de dedim heaa ne güzel okunur bu lakin öyle olmadı. kitap, hem bugünde hem de geçmişte ilerliyor. şimdiki zamanda, kadının biri yeni bir eve taşınır ve bahçesinde çok çok eski kemikler bulur. kadın, ben bu kemiklerin sahibini bulurum der ve başlar araştırmaya. geçmişteki bölümde fakir, zavallı bir kız, birkaç tıp öğrencisi, bir doktor ve ailesi, bir katil ve kurbanlar. işte yazar hanım, cinayetlerle heyecan katmaya çalışmış ama bence olmamış. kısaca geçmişteki cinayetler, günümüzdeki kemikleri aydınlatılma çabasını okuduk. sonuç, beğenmedim, zorlanarak okudum, ve kadın beni hayrete düşürdü.


diğer okuduğum kitap ise ölümün kimyası. yazarın başka bir kitabını daha okumuştum. bunu okurken farkettim ki meğer bir seriymiş ve ben tesadüfi sırayla gitmişim (:  karakterimiz hem doktor, hem adli tıp uzmanı olan david, ilk kitapta ceset çiftliği denilen bir yerde araştırmalar yapıyordu bu kitapta başına olaylar geldiği için şehirden uzaklaşıp, bir kasabada doktorluk yapmaya başlıyor. ama talihsiz insan işte burada da cinayetler başlıyor ve kendisinden yardım talep ediliyor. bu yardımları yaparken de önceki kitapta olduğu gibi çürüme hızı, böcek evreleri gibi fuzuli bilgiler yerleşiyor hafızamıza unutulmak üzere. kurbanlar kadın, kurulan tuzaklar, avcılar, eski cesetler, arada başlayan aşk. yazar, elimize bissürü şüpheli veriyor biz de acaba hangisi diye akıl yürütüyoruz. ilk kitabına göre bunu daha çok beğendim, sonunda zorlama sürprizler de olmuş ama olcak o kadar (:

3 Ekim 2014 Cuma

aylık vari bişi beş


aylardır doğru dürüst yazamadım, yaz mevsimi bizim iş dönemi, çok yoğun çalışıyoruz. ne yazdan ne geçen günlerden bişi anlıyoruz. ama iş olsun, kazancı bol olsun tabe (:  yıllardır fabrikada gürcü işçilerimiz var malum türklerin hele de karadenizli beylerin kıçları pek kıymetlidir töbe töbe, eğer gürcü kardeşler olmazsa çaylar dalında kalacak, fabrikalar da kapanacak. eskiden sadece çay parası ile geçinen aileler vardı, o kadar kıymetli idi çay bahçeleri ve gelirleri artık değil, herkese yük geliyor çay, toplasan olmaz toplamasan olmaz. güzel allah'ım yılda üç kere bazen dört kere para kaynağı sunuyor ama kıymet bilen, şükreden yok. zaten bu berbat toplanma ve bakımsızlık neticesinde çayın bitmesi de yakındır. 
aman ne diycektim ne anlattım. işte bu gürcü kardeşler ya yaşlı ya ergen olmuştur zaten tipleri de bizimkilerden beter ama bütün ön yargılarımı bir tanesi yıktı geçti. geldiklerinde ben farketmedim bile ama ablanın şahin gözlerinden kurtulamadı, adam bildiğin yakışıklı. boy onda, baklava onda, endam onda, yürüyüşü güzel, bakışlarını demiyorum. baktım baktım ben kusur göremedim. tek kusuru benden 3 yaş küçük olup üstüne üstlük evli ve çocuklu olması :p yaa tam aşık olacaktım ki bu acı gerçeği öğrendim. hiç acımadan ablanın elinden çekip alcaktım ah ahh. bu gürcistanda 20 oldun mu evleniyon, neden öyle bi durum var çözemedik, ekonomi kötü, iş, güç yok ama evliliğe engel değil. bunların yaşlı kesimi hep okumuş, bu fabrikada doktorlar, öğretmenler çalıştı, içler acısı, gerçi biz de okuduk biz de ameleyik hoş farkımız yok. yalan yok çocuğu izliyorum, acaip bi çekiciliği var, tabi biz ablamla aşkımızı dünyaya duyurduk, türk çalışanlar, kardeş felan adamda ne bulduğumuzu sorup durdu, resmen kıskançlar ayol, gözleri kör olmuş (: bütün yorgunluğun, işin gücün içinde aşık olak dedik onu da çok gördü adaletsiz dünya. şuraya fotosunu koymak vardı da adamın dibine gidip te şipşak olmaz ki.
millet çiçek koyar annem çay (:
fabrikada sürekli insanlarla iç içeyiz, çeşit çeşit insanla muhatap oluyoruz, çoğunluğu insanlardan özellikle de kadınlardan nefret sebebi. göz göre göre yalanlar, roller, dedikodu, kaprisler, tripler. şunu gün geçtikçe daha iyi anlıyorum ki kimse haramdan, kul hakkından felan korkmuyor arkadaş, çayı ıslak olduğu halde kuru olduğunu iddia eden, kırma olduğu halde kırma değil diye ısrar eden, çay bezinin içine kocaman taşlar koyan, maalesef böyle insanlar var ama dürüst, yormayan, gönlü bol insanlar da yok değil allaha şükür. neyse kesin onlar da bizim hakkımızda aynı şeyleri düşünüyordur çünkü kimse kendi hatasını görmüyor, biz de öyleyizdir herhalde.
                          
fabrikada yapmadığımız iş yok, günümün bir kısmı mutfakta bir kısmı kantar odasında, telefonda, palet başında git gel durumundayım. aile işi olunca aman banane be diyemiyosun işte, her işin ucundan tutmaya gayret gösteriyorsun. maaile çalışıyok, herkes yorgun, herkes bitkin. öyle anlar oluyo ki kimsenin kimseye tahammülü kalmıyor, yorgunluklarımızı yarıştırıyoruz, bazen komik bazen sinir bozucuyuz. allah, daha iyi günler görmeyi nasip eder inşallah.
                           
sürekli fabrikada olunca sosyalliğimiz dibi gördü, sadece istanbul'dan gelen arkadaş için az biraz kaçamak yapabildik. onun sayesinde bebek kokladık, eller, boyunlar öptük, öpülmek için yalvardık. bebekleri özellikle de sakin olanları izlemek çok güzel yahu ama insan gördükçe seviyo, alışıyo, ayrılık hiç yakışmıyo da. bera'nın kuruyemişlerin güzellerini itinayla seçip üzümleri bırakmasını, bıcır bıcır konuşmasını, anneye yalvarır tonda annee demesini, kardeşinin yüzünü okşamasını görebilmek çok güzeldi, yusra çok bebekti, öle mal mal etrafa bakınabiliyo sadece (: ama o da süt kokuyo oyh.
araya iki tane doğumgünü kaynattık, iş dönemine rastladığı için, evde bişiler yapıldı. önce kardeşcazı kutladık, gecenin bi vaktı pasta yedik olayımız bu, onun doğumgünü de arkadaş her zaman en yoğun günlere denk gelir, hep birlikte de fabrikadan ayrılamıycağımız için garibimki her sene elimizde patlıyor. minik bebekimiz kocaman adam oldu, evlendi evlencek, ama bunu kabullenemiyok biz, hala üzerine çıkmalar, öpmek için türlü numaralar içindeyiz ama adam yakında başka bir evde uyuycak yaeee üf. yaram derin (: sonra da annenin doğumgünü de en yoğun günlerden birine rastladı, ben fabrikada hazırlık yaptım, akşam da muradiyeye sürpriz yaptık, amcamlar da vardı, hoş bi akşam geçirdik, annem kendini özel hissediyor her sene ya da ben öyle düşünüyorum. gözler ışıldasın yeter bana.
                           
biz ailecek hayvan severik, ablayla da bi kedi isterik ama bi türlü kalmazlar hep giderler. sonunda oldu dedik yeni bi bebekimiz oldu dedik ama olmadı maalesef kısa süreli bir birlikteliğimiz oldu. hep kucakta kedi elde kitap olan fotolara özenirdim sonunda benim de oldu. ama bu pozu vermek için hiç uğraşmadım, ne zaman hamağa otursam kendisi koşaraktan kucağıma yerleşirdi artık hamak sallanıyor diye mi bilmem mis gibi de uyurdu gel de oku kitabı (: bi kaç kere öyle olunca makine aldım yanıma bir görselim olsun diye, iyi de oldu.
                           
kedicik geldiğinde hayta günlerce bağırdı, sürekli bi savaş halindeydiler, ben haytadan değil de yavrudan korktum hep tırmalıycak, gözüne bişi olur diye oğluşumun fakat sonra alıştılar ama yine bi sevme olayı olunca kıskançlıkları tutuyodu, bi tıslama, pıslama halleri çok eğlenceliydi. haytayı çalışırken ihmal edebiliyoruz, ne bizim oynayacak halimiz ne de vaktimiz oluyo, o da ilgiye alışmış, o da haklı, genelde geceleri yatmadan içim rahat etmiyor bi turluyoruz, öyle seviniyo ki beş dakkalık tura, yakında şımartmaya devam kendisini (:
                            

fabrikada yoğun olmayan günlerde en keyif aldığım anlardan biri hamakta kitap okumaktı. kulağımda müzik, hafif sallantı, elimde okunası şeyler deme keyfime idi. milletin yazın hamak manzarası deniz, kum iken benimki mısır tarlası, olsun da o da güzeldi, en fazla da bi kaç gün keyif etmişimdir orda ayy ne sızlandım kıyamam bana, yazıkkkk. son günlerde ise hava öyle soğudu ki bildiğin kışı yaşıyoruz ve ben üşümeyi hiç sevmiyorum, son ayı soğuk ve yağmurla geçirdik desem abartmış olmam. bakalım pastırma sıcakları buraya uğrayacak mı pek ümidim yok. yazın sıcaktan bunaldık ama soğuk gelince de anaaa dondum diyoruz. bi kere donuyorum dedim adamın biri geber dedi bana şok oldum, meğer öyle mal mal konuşurmuş sanırım espirili olduğunu düşünüyor. bu yazıyı sanırım bir aydan fazla bir süredir yazıyorum, merkezdeki eve gelmeseydim de asla bitmezdi, bir iki günlüğüne kaçtım buraya, yarın tekrar fabrika. bu sene dördüncü el de olacağı için iki ay daha işimiz devam edecek gibi görünüyor, kolay gelsin bize. mis gibi bayram olsun herkese inşallah. 
not: ya ben çok beceriksizim ya bloğun benle acaip derdi var, simetri hastasına hiç hoş olmadı bu.

30 Ağustos 2014 Cumartesi

rüzgarla gelen

gözüme takılan bir romandı kendisi. kütüphanede bulmak iyi oldu. popüler kitaplar hakkında gün geçtikçe fikrim değişiyor mu ne? kitap için sadece bir aile hikayesi desem yanılmam sanırım. birbirinden arızalı insanları bünyesinde barındıran bir aile bommaritolar. kardeşlerden daha akıllı gibi görünüp aslında deli olan sesilya ailenin yanında kalmış, onlarla ilgilenmiş felan ama sorunlar çıkınca,(iş güç, ameliyat, boşanma felan) ailenin yanından kaçıp giden, eski bir fotoğrafçı olup şimdilerde her gece eve başka bi adam atan izabel ve bin türlü acaip takıntıları olmasına rağmen çok popüler, kanlı bıçaklı kitaplar yazan ceni'yi yardıma çağırıyor. bu kızlar çok gönülsüz olsa da kabul ediyolar mecbur, dönüyolar eve. gümbürtü de o zaman başlıyor. hepsininin kendine has özellikleri ve problemleri var, bi tanesi normal değil, anne ayrı bi olay. sürekli bir takışma, kavga, laf sokma ortamı ama sonra da sarılmacalar felan. evde bi de anane var oldukça çatlak, sürekli hayali uçak kullanıyor, evde bi de henri var ki bi roman karakteri bu kadar sevilir sanırım, otistik bi çocuk (sanırım, yani zihinsel problemleri var) fakat bin insana taş çıkartacak cinsten, sevgi dolu, yardımsever, pek bi yemeklik. onun kitaptaki vasfı insanların ruhlarını iyileştirmek. bu ailenin bugünü, geçmişi, yaşanan sıkıntılar, her türlü delilik, gerçek hayat. herkesin sorunlarına, neden bu durumda olduğuna değiniliyor. bu aile mahallede sevilmeyen, dışlanan bir aile ama kitabın sonunda nerdeyse bütün mahallenin kenetlendiğini okuyoruz. işte bu güzellikleri başaran henri, ama nasıl? özelliklere sonlara doğru, deli gibi ağladığımı da itiraflarımın arasına katayım. hem acıklı hem komik hem ulan ne boş lan bu dünya neler var dedirten hem içinize sevgi akıtan hem sövdüren hem yaralayan hem sorgulatan, öyle bişi. açıkçası çok seri bir şekilde okumadım ama okuduğum hiç bi andan sıkılmadım, çok gerçek bi hikaye, ben sevdim. (pek tabi anlam veremediğim çok kısım oldu, yaşanan bütün zorluklara rağmen annenin evine dönmeyişi, her boku göze alması, baba kısmı havada kaldı saçma buldum, izabelin eve erkek atma olayının altında yatan nedeni ya göremedim ya anlamadım, küçük kızlardan birinin saçlarını yolmasına bu kadar müsaade edilmesini çok tuhaf buldum, yine küçük kızlardan diğerinin din arayışlarındayken burka mı ne giyerek onun müslümanlığı sembolize etmesini, onu giyince verilen bazı tepkilere ayar oldum, harika pasta yapmalarını inandırıcı bulmadım nedense, acaip bi hayat yaşamışken hepsinin mesleki olarak başarılı olmaları da garipti,ne çok şey buldum neyse)
not: kardeş = aşk

11 Ağustos 2014 Pazartesi

gap dong

resmen aylardır bu yazıyı yazacağım, yazamadım bi türlü. haziranda izledim gap dong'u. o zamanlar kendime bi hediye vermiştim, çalışmaya çalıştığım günlerin gecelerinde keyif alabilmek için. ben gerilim sever biri olduğum için senaryosu nedeniyle tam benlikti. aşklı meşk izleyesim yok uzun zamandır o yüzden güzel bir seçenek oldu. konusunu özetlersem, bir tane katil var  hem de seri olanından, bu katil işte 20 yıl önce felan cinayet işlemeye başlıyor çoğunlukta olduğu gibi kurbanlar kadınlar ve kız çocukları. öldürme şekilleri aynı fakat ipucu yok. şimdinin dedektifi o zamanın şüpheli olarak görülen adamın oğlu, şimdinin başrol ablası o zamanın kurbanlarından biri. öyle böyle yıllar geçiyor, oğlumuz polis, kızımız doktor oluyor ve tek amaçları gap dong'u yakalamak. 
yıllar sonra cinayetler tekrarlanmaya başlıyor, aynı sıralamayla devam ediyor, zamanının dedektifi, şimdinin dedektifi, doktor kızımız araştırıyor ediyor. bir taklitçi, gap dong'u tanrılaştıran başka bir psikopat, eski şüpheliler arasından gerçek katili bulmaya çalışıyoruz. ikinci başrol olan psikopat çoçuğumuz, insana katilleri bile sevdirebilecek bişi olunca arada kaldığınız anlar oluyor, insanları doğrarken normal karşılayabildiğiniz anlar da olabiliyor, yani bi sapık bu kadar sevimli olamaz, biraz gerçekçi olalım lütfen (: işte bu taklitler olurken, ikinci katil bilinirken serbest bırakabiliyor, adam yurt dışına bile gidebiliyor, elini kolunu da sallıyor ilaveten, oyununu oynayabilmesi için müsade de edilebiliyor böyle pek çok ilginçlikler ve saçmalıklar da söz konusu pek tabi, her şeye rağmen güzel olduğundan görmeyi veriyorsunuz kusurları. 
gerçek gap dong bulunana kadar gerçekten merak edip, düşünüyorsun, özellikle taklitçiyi o hastanede bulma süreci keyifliydi, çünkü taklitçi için yaaee o olmasın diyosunuz o da şeker kıvamlı. katil, ortaya çıktıktan sonraki süreç az biraz sıkıcı olsa da gül yüzlerinin hatırına katlandım (: ay bu kadar kesmek biçmek arasında aşk da serpmişler az ama hiç öne geçmemiş bu iyi olmuş, kavuşanlar, aşık olsun istedikleriniz, kavuşamayanlar küçük küçük o keyfi de yerine getirdi. oyunculara gelince, biri bildiğimiz oska işte bağrımıza basabileceğimiz bir abi :p kızı daha önce izlemedim sanırım, pek başarılı bulamadım ama sırıtmadı da, yaşlı dedektif zaten reply dizilerinden hasta olduğum adam, ultra başarılı kendisi. çerez kadrosunda da işte psikopatımız bulunuyor ki hiç tuhaf olmayan şekilde kendisi şarkıcı oyunculardan, kesinlikle güzel oynadı coçukcazım. sonuç itibarıyle, pek beğendim. gerilim, intikam, kan felan seven seve seve izler bence.

görseller: yeppudaa ve dramabeans.

31 Temmuz 2014 Perşembe

iskender

elif şafak, oldukça popüler bir yazar bu durumdan hoşlanmamakla beraber bir kaç kitabını da okudum. bu da onlardan biri oldu. aslında okumamaya karar vermiştim ama kitapsız kalınca şans verdim. çoğu türk romanında olduğu gibi bunda da bissürü karakter var. kim kimdir oturtana kadar canım çıktı zaten. kitap bir türkiye bir ingiltere bir yeni bir eski gidip geliyor. pembe ve kardeşi cemilenin hayatından başlayıp, pembenin çocuklarından devam ediyor. kitap, bölüm bölüm, her bölümü de bir karaktere ayırmış, böylece çoğu karakter iyice anlatılıyor. hikaye, doğuda bi köyde başlıyor, pembe ve cemile'nin anne, babası ve onların hayatları. pembe evlenerek ki evliliği de bi ilginç istanbu'la terfi ediyor, oradan da ingiltere'ye gidiyorlar, böylece ikizler ayrılıyor, cemile köyde ebe olarak hayatına devam ediyor. pembe'nin zor hayatı, zor evliliği ve zor çocukları bunlar da detaylı işleniyor, çocuklardan biri de iskender. evet iskender olayların içinde, önemli bir konumda ama eğer kitabın ismi illa bir isim olacaksa bence pembe olmalıydı. çünkü direkt ve dolaylı olarak onun hayatı anlatılıyor zaten, iskender sadece rollerden biri. böyle bir kitap işte, bir olay oluyor ve onun etrafında dönme dolaplar felan, ama sona doğru da bi şaşırtmacalar, bişiler. roman için bol karakter analizli diyebilirim. sıkıcı değildi, okurken daralıp bunalmadım fena da bi kalınlıkta değil üstelik. öyle kafada aforizmalar yaratmasa da fena değil. kısaca yarım kalmış hayatların işlendiği bir roman. 

7 Temmuz 2014 Pazartesi

aylık vari bişi dört


geçenlerde doğdum ben. ben bi yerde kardeşler bi yerde. kendimi hiç iyi hissetmiyodum, dışarı felan çıkmak ta istemiyodum. saat 11'e doğru kapı çaldı geldi bizimkiler, ben de canlandım pek tabi. güzel sürprizlerim oldu her zamanki gibi, balonlarım, çiçeklerim. hep beraber oturup çay içebilmek benim için en güzel hediye. seviyorum kerataları (: buradan ablama not: her gördüğün balonlu şeyi bana almak zorunda değilsin sana da yazık :p


kursumuz bitti, geçen ay sergimizi de yaptık. çerçeve seçmek, resimleri yapmaktan zor oldu benim için. allah'tan camcı tanıdıktı da beni kovmadı (: açıkçası sergi pek umurumda değildi, bişi de anlamadık zaten sadece yorgunluktu. eğlendiğimiz tek an, hatıra defterine yazı yazmamızdı, bazı şeylerle dalga geçebilmek güzeldir. kursun en güzel yanlarından biri balonlarım diğeri de hayatıma giren bi kaç insan. arkadaşlar da güzeldir.


kpss çalışamama serüvenim de bitti sonunda. araya o kadar şey girdi ki hastalıklar, ameliyat, bir çay sezonu ve tembelliklerim. iyi, kötü bittiğine memnunum. çünkü ders çalışmak, soru çözmek benim için işkenceydi, kim sever ki demeyin ben resmen depresyona giriyorum. motive yöntemlerim beni benden alıyordu. bu kadar zaman içinde en verimli son iki hafta çalıştığımdır. bahane gibi olmasın ama çalışsam da çalışmasam da fark etmezdi, öyle bi sınav oldu. tarih sorularını kaç kere okudum bilmiyorum, lan ne diyo, ne alaka, bu ne dedim durdum, o kadar durdum ki süre felan yetmedi pek tabi (: sonra forumlara bakınca gördüm ki çoğu insan hem fikir. şu an için bitmiş olması benim için kafi, çok çalışıp kendini bu sınava adayanlar için çok üzücü bi durum. gerçi herkes için aynı şey geçerli, puanlar da ona göre olacak sonuçta, hayırlısı. hayırlı demişken ramazan da güzel, hepimizinki güzel olsun inşallah.

26 Haziran 2014 Perşembe

unemployed romance


hastanede kaldığım günlerde ablanın bilgisayarını karıştırdım ne var ne yok diye. sonra bu dizinin bazı bölümlerine rastladım ve hoşuma gitti, abla kişisi de tavsiye edince bi de sadece on bölümcük olunca ben balıklama daldım pek tabi. 
                                       yerüm sizi                                        
dizi şimdiki zamanda başlayıp, şimdi hatırlamıyorum 10 sene felan öncesine gidiyor. kızımız bir yazar ama çok faso fiso işler yapıyor ve çalıştığı şirket iflas ediyor. işsizlik maaşı almak için de bizim işkur gibi bir yere başvuruyor ve orada eski manita ile karşılaşıyor. 
şapşala bak yae

esas oğlan ise, ömrü boyunca sınavlara çalışmış hep ucundan dönmüş bir kişi, geçici bir süreliğine de orada çalışmaya başlamış. bu talihsiz gençlerin çok tatlı tanışma, sevgili olma süreçleri var. işte diziyi izleten de bu bölümler bence. ay çocuğun o halleri çok tatlı, özellikle bi sıradan sıraya atlama sahnesi var, sadece onun için bile izlenebilir. açıkçası diziyi çocuk almış yürütmüş, kız da pek bi olay yok, özellikle gençlik halleri olmamış. 
                                                                                  
dizi, sonra şimdiki zamana geçiyor, araya üçüncü şahıslar giriyor, yeni seçenekler ekleniyor, bunlar da asabınızı bozmaya yetiyor pek tabii. zaten kısacık dizi, bolca da komiklik var, aşk var, entrika bile var hıh. sonunu da ilginç bi şekilde tamamlamışlar, bir dizide olması gereken her şey bol bol mevcut, tavsiyemdir.
görseller: dramabeans
not: bissürü görsel koydum ki canınız çeksin (:

19 Haziran 2014 Perşembe

dinlemelik şeyler



itiraf ediyorum ki bu şarkıyı ilk dinlediğimde başlarında, rihanna yeni şarkı mı yapmış dedim sonra şüphelenince baktım ki sia adlı arkadaşmış. şaka maka başında ve nakaratında bildiğin rihanna ki onu da pek beğenirim. bu hatunun da sağlam sesi var, her ne kadar sözleri saçma ötesi olsa da bıkmadan dinlemeye devam ediyorum. çok keyiflendirici bence.


lana del rey, bu kadın çok hoş bi hatun. adına bakmayın kendisi amerikalı. şarkısında hüzün, üzüntü, ayrılık adı etse de şarkının remix hali çok eğlenceli, sesi de güzel olunca bunu da severek dinlemekteyim. 


ındila da çok popüler oldu. şarkının zaten fransızca olması yetiyor, bence en seksi dil. gırtlak tınıları adam öldüren cinsten olabiliyor, seviyorum ama sıkılmama az kaldı (:


şu şarkıların içinde en sevdiğim diyebilirim. en manalı, en huzurlusu. bi sevdiğim olsun da bu sözlerimi kulağıma söylesin istiyorum yalan değil (: istemeyene de güler geçerim zaten. adamın sesi zaten güzel bi de piyano ile birleşince insanın içine bi gariplik çöktürüyor kolaylıkla. elim böğrümde dinliyorum bol bol (: az önce klibin sonunu ilk defa izledim, düğün görüntüsü görünce şüphelendim bi de ne güzel kadın diyorum, baktım ki karısıymış ya zaten. şimdi çok daha süper oldu bu kadar güzel sözleri adam karısına söylüyor mis valla.


a great big world, şahsen bu şarkıyla öğrendim kendilerini. bu şarkı da içimi cız ettiren cinsten bişi ve bunda da piyano var. gören de oturur resital dinlerim sanır, alakası yok. ama şarkıda en çok sevdiğim pek tabi christina ile söylenen kısımlar, iki kişi beraber söylemek o ses uyumu felan zaten zor belki ondan severim ben pek. o yüzden bu da tadından yenmeyecek bişi.


en sona da aylardır dinlediğim halde bıkmadığım şarkıyı ekledim. sevdiklerimi koyunca onsuz olmaz dedim. bi ses bu kadar naif olabilir mi ya, oluyormuş. adamın sesindeki buğu çok etkileyici. ilginç bir şekilde sözleri de saçma sapan değil bildiğin felsefe yapmış adam. kendisini sesinden öpüyorum :p



16 Haziran 2014 Pazartesi

kalp


geçenlerde, köyde karpuz keserken bu güzellik çıktı karşıma. sanki ben o şekli vermişim gibi duruyor fakat kesinlikle müdahalem olmadı. nedense hemen de fark ediyorum :p ısrarla oradan buradan kalp buluyorum ama sonuç yok (:  bakalım daha bulabilecek miyim?

11 Haziran 2014 Çarşamba

bin muhteşem güneş

itinayla kaçındığım yazarlardan birisiydi kendisi. uçurtma avcısını okumayı sürekli olarak reddetmiş bir bünyem var. onu okumadım, bunu okudum öyle de malım. çoğu kişinin okuduğunu düşünüyorum, okumasa bile herkesin bir fikri var benim de olduğu gibi. o yüzden hiç elim gitmiyodu. kitaba kısaca değinirsem, savaş içinde olan bir ülke, öncesi ve sonrası. savaşla yaşayan, büyüyen çocuklar. iktidarın, gücün değişmesiyle paralel değişen hayatlar. önce meryem'i izliyoruz, onun çocukluğu, baba aşkı, garip annesi, yanlış tercihi sonucunda çocukluğu acı bir şekilde bitiyor, evliliği, mutluluk için elinden geleni yapması ve hayatına giren bir kadın. leyla, romanın diğer kahramanı, onun hikayesi de aynı şekilde çocukluğu ile başlıyor, daha güzel bir çocukluk, hayaller, beklentiler, korkular, hüsranlar, kayıplar buna ilave olarak gerçek bir aşkı da tadıyoruz ve leyla ile meryemin ortak hikayesini okumaya başlıyoruz, birbirlerini tanımaları, soğukluk, sonrası ise çok sıcak. savaşın, kötü insanların yıktığı yaşamlar, yine de umut hep var, yeşermeye devam ediyor. okurken yahu bir insan, başka bir insanın kaderini, hayatını nasıl belirleyebilir diyor insan. sen de kulsun, diğeri de, seni ondan üstün kılan ne? erkek olman, güçlü, zengin olman evet malesef. işte okurken bol bol küfretmenize sebep oluyor yazar bey. bi insanın başına daha ne gelebilir ki dediğiniz an sorunun cevabını hemen öğreniyosunuz. gerçek dünya da böyle değil mi? zaten roman, bir hayal ürünü değil, oldukça gerçek, yaşanan ve yaşanmaya devam eden gerçekler. ama umut hep olmalı, bizim için de, umut biterse biz de biteriz. güzel anlatılmış, acınası hayatlar var kitapta, sadece şükretmek için bile okunabilir.

3 Haziran 2014 Salı

maksat izlemek olsun

five, bünyesinde bissürü kaliteli oyuncuları barındıran bir film. konusuna bakarsak ise tipik bir intikam filmi. kadının ailesi bir seri katil tarafından hıt hıt kesiliyor bunun üzerine kadın da illa intikam alacam diyor. kendisi de engelli olduğu için yapabilirliği zor bu yüzden kendisine bir ekip kurması gerekiyor. bu yolda kazıklar yiyor, çaresiz kalıyor. en sonunda çevresine organ nakline ihtiyacı olan insanları topluyor ve bi nevi organları karşılığında güzel bir intikam oyunu başlıyor. seri katile gelince, katili biliyorsunuz ama çoğu filmde olduğu gibi bunda da hiç katil tipi yok zeki, yetenekli, zengin ve yakışıklı. ama insanları boş yere öldürmüyor aslında çocuğun bi amacı var ne etsin (: filmin sonu hoştu özellikle katilden alınan intikam süperdi çünkü bazıları için fiziksel acı hiçbişidir. öyle işte konu sıradan ama oyuncular pek iyi olduğundan rahat izlenir.
zamanın sonundaki ev, bir venezuela yapımı olmakla birlikte korku, gerilim ve bence entel de bi film. neden entel diyorum çünkü tipik korku filmleri gibi değil, farklı. filmde hem geçmiş hem şimdiki zaman mevcut. otuz yıl önce ailesiyle yaşadığı evde bir olaylar dönüyor ve ölümler yaşanıyor ihale kadının başına kalıyor. sağlık nedeniyle 30 yıl sonra serbest bırakılıyor ve eve geri dönüyor amacı olayı aydınlatmak. sorunlar devam ediyor ve siz farkına varmaya başlıyorsunuz. olay örgüsü gerçekten beklenmeyen bir şekilde işlenmiş, iyice belli olana kadar yani film size açıklamadıkça ip uçlarını çözemiyorsunuz ya da ben çözemedim. sonu pek tatmin edici olmasa da hem amerika yapımı olmaması hem de farklı işlenmesi sebebiyle izlenebilir.
uzay oyunları, romandan uyarlanmış bir bilim kurgu. bu tarz filmlerden pek hoşlanmam genellikle faruk tercih eder ve izleriz ama bunu abla seçti ben de izledim. tipik uzay filmi, artık uzaylı mı dersin yaratık mı dersin dünyayı tehdit etme hikayesi. dünyanın kurtuluşu da özel yeteneği olan ve bu doğrultuda yetiştirilen gençlerin elinde. bu sebiler, takım takım oluyorlar ve kendi aralarında savaşıyorlar. yine öyle bir antrenman yaparkene ana bakıyorlar ki meğer gerçekmiş. burası bence çok komikti. işte bir çocuğun kurtarıcı konumunda olması zaten gerçekçi olmadığı için bi oturmamışlık oluyor filmde. ayrıca sonu da benim devamım var dedi, bana öyle dedi en azından. bilim kurgudan hoşlananların izleyebileceği benim gibiler için ise izlenmese de huzur içinde olabileceğiniz bir film.
sihirbazlar çetesi, başarılı oyuncuları ve senaryosu olan bir film. kendisi polisiye kıvamında bir film olmakla beraber sonundaki sürprizlerle aaee dedirtmeyi de başarabilecek bir yapım. adından da anlaşıldığı üzere türlü yetenekleri olan insanları tanıyarak başlıyor film sonra birisi bunları bir araya getirip bir grup oluşturuyor ve büyük şovlar hazırlıyorlar, çeşitli oyunlarla dünyanın başka bir yerinde olan bankayı soyuyorlar ve bunun üzerine ajanlar peşlerine takılıyor, bu çeteyi yakalamak için sihirbazların oyunlarını ifşa eden bir programcıdan da yardım alıyor, ajanın çete peşinde koşuşturmasını izliyoruz biz de. sürükleyici, yer yer esprili sonu ile de şaşırtıcı bir film. bence başarılı olmuş.
göçebe, ergenlerin deli gibi okuduğu bir kitabın filmi. ben diğer kitaplarını okumadığım gibi bunu da okumadım. bu da bünyesinde bilim kurgu barındıran bir film. yine dünyayı uzaylılar ele geçirmiş ve insanlara zarar vermeden onları değiştirmiştir. aslında amaçları iyilik bu doğrultuda tüm insanlığı dönüştürmeye çalışıyorlar. tabi ki normal olarak azıcık bir kesim dönüşmüyor, bunlardan bi kız bi erkek aşık olur ama kız yakalanır ve değişir. ama nedense tam başarılı olunmaz ve çift kişilik olur, kız sevgilisine ve kardeşine kavuşmaya çalışır aslında göçerdir ama insandır da böyle çelişkiler. normal insanların onu kabul etmesi, bu virüsten kurtulma çabaları, aşk meşk olayları izliyoruz. daha çok gençlere hitap edecek, çerez kıvamında, kasmayan, yormayan bi film.  
afişler: yeppudaa, fullhdfilmizle, filmizlefullhd, beyazperde, direkfilmizle.


28 Mayıs 2014 Çarşamba

gözlerini sımsıkı kapat

adı nasıl da güzel çok sevdim adını. bir seri kitabı kendisi, kahramanımız emekli polisimiz gurney. üçüncüsü daha çevrilmedi sanırım, belki de çevrilmiştir bilmiyorum. ilk kitabı okuduğum ve beğendiğim için bunu görünce çakıldım pek tabi. konusu, süpersonik insan olan dave, geçen kitapta başına açtığı işler nedeniyle böyle bir çiftlik hayatına geçiş yapmış olup, sıkıntıdan patlamaktadır, ta ki eski bir meslektaşı kapısını çalana kadar. çok alengirli bir cinayet oluyo, çok zengin ama tuhaf bi hatunu düğün günü diğer tarafa postalıyorlar. normal polisler işin içinden çıkamayınca, kızın annesi, para da bok gibi, işin uzmanına  başvuruyor. sevgili dave, karısıyla yaşadığı problemlere rağmen kabul ediyor işi. bizim de uzun yolculuğumuz başlamış oluyor böylece. konu hakkında pek bişi anlatmıycam, işte baştan katilin belli olduğu doğrultusunda ilerleyen bir kitap. ama olay örgüsü pek karışık işlenmiş, işin içine sapık ruhlu kurbanlar da dahil oluyor, sebepler ve sonuçlar birbirine bağlanıyor. kitabın bende bıraktığı etkiye gelecek olursam, bir önceki kitaba ve genel polisiyelere göre, konuya giriş çok uzuyor, neredeyse 100 küsürlerden sonra ancak bişiler anlatmaya başlıyor, ayrıca sayfa sayısı çok fazla ve yarısından sonra biraz daha sürükleyici olabiliyor. aklından bir sayı tut, çok daha iyi anlatılmış ve çok daha akıcıydı bana göre. bilmiyorum belki ben kolay adapte olamadım. bence bağlantılar zayıf kaldı, çok önemli görünen detaylar basitçe açıklandı, misal dave'e bi adam musallat oluyo, onun gibi profesyonel o faka nası basıyo bi de sonucu yok. çok önemli bir bölüm olarak alınıyor ama fos. diğer kitapla ortak bağlantı vardı, üzerinde durulmadı, çizme olayı vardı, bence komik bi şekilde açıklandı, cinayet silahıyla alakalı şey de tatmin edici değildi, ayh hele sonunda olan atraksiyonlar. şahsen adamın ilk kitabı çok satanlara girsin, ikinci kitabı böyle olsun. bazı olumlu yorumlar da okudum çok tuhafıma gitti açıkçası. tamam çok ezikledim, ne kitaplar okudum, o kadar da kötü değil :p ne olursa olsun adamın üslubu güzel bak yalan konuşamam (:

21 Mayıs 2014 Çarşamba

siz hiç (mim)

cici nabrut, şuracıkta beni mimlemiş. mimleri seviyorum, pek teşekkür kendisine. berbat gündemden dolayı çok gecikti. yanlış anlamadıysam kendi hiçlerimi yazıcam. kolay gelsin bana.

siz hiç incecikken heybetli birine dönüştünüz mü?
siz hiç alakasız şeyleri, paranokça kendi üzerinize alındınız mı?
siz hiç yanınızdaki daha çok yesin diye az ile yetindiniz mi?
siz hiç eve varıp çay içmeyi hayal ettiniz mi?
siz hiç umudunuzu kaybettiniz mi?
siz hiç arabada unutulup, kilitlendiniz mi?
siz hiç çok güzel bir kariyer şansınız varken pes ettiniz mi?
siz hiç balonlarınızı adlandırıp, onlarla konuştunuz mu?
siz hiç en normal reklamı bile izlerken ağladınız mı?
siz hiç yüzüklere aşık oldunuz mu?
siz hiç en yakın, en sevdiğiniz insanların çok uzağına düştünüz mü?
siz hiç kardeşken sürekli abla sanıldınız mı?
siz hiç 18 yıl boyunca aynı bilekliği taktınız mı?
siz hiç beğendiğiniz aktörlere rahat asılabilmek için yaşlarını kontrol ettiniz mi?
siz hiç uyumuyorken, uyuyor numarası yaptınız mı?
siz hiç misafirliğe gittiğinizde yırtık çorabınızla göz göze geldiniz mi?
siz hiç sırf anneniz istiyor diye bir sınava hazırlandınız mı?
siz hiç yedek oyuncuyken maça girip servisle 7 sayı alıp tekrar oyundan çıkarıldınız mı?
siz hiç uzaktan vay hoşmuş dediğiniz çocuğun yanınıza geldiğinde kardeşiniz olduğunu gördünüz mü? (geceydi)
siz hiç daha önce milyon kez duyduğunuz bişiyi yeni duyuyormuş gibi yaptınız mı?
siz hiç başkası ile karıştırıldığınız için iftiraya uğradınız mı?
siz hiç bir otobüsü çiş molası için durdunuz mu? 
siz hiç şemsiyeyle erkek dövdünüz mü?
siz hiç başka birinin evinde aynı gün iki kere demlik düşürdünüz mü?
siz hiç kapı deliğinden bakıp, evde yokum numarası çektiniz mi?
siz hiç içimde kötü bir his var deyip, belayı çağırdınız mı?
siz hiç gece yarısı ağlayan kedi yavrusunu bulup, yemek verdiniz mi? (ve verdiğim an sokağın başında bir sarhoşun belirmesi)
siz hiç göbeğinizin kocamanlığını arkadaşlarınıza gösterirken bir erkek bakışlarıyla karşılaştınız mı?
siz hiç cin çağırdınız mı? der ve kaçarım (:


















15 Mayıs 2014 Perşembe

acı

daha geçenlerde kore'de olan gemi kazasında vay be bissürü genç gitti yok yere dedim, ondan önce uçak düşmüştü yazık oldu demiştim. suriye'den, mısır'dan gelen haberlere alıştık zaten. ülkemizdeki kaza haberleri bile fazla gelirken bir anda yüzlerce can gitti. al işte bizim başımıza da geldi. vahlansak ne yazar konuşsak ne yazar. gidenin yeri güzel olacak inşallah da amalar var işte. neden oldu, nasıl oldu? bu zamanda artık olmamalı ya olmasın. şu dünyadaki ender gerçeklerden biri de ateş düştüğü yeri yakar, biz nasılsa unuturuz bir kaç güne. olan onlara oldu, giden gitti, kalan perişan. 

11 Mayıs 2014 Pazar

bugünün notu


bugünleri kutlasan bi dert kutlamasan başka. ben pek hoşlanmasam da anneler de bi beklenti oluyordur diye düşünüyorum. reklamlar öyle bir psikolojik baskı yapıyor ki pas geçemiyorsun. ben de annemlere bu notlarla sürprizler hazırladım. slayt yaptım üstüne konuştum, ömrümde ilk defa gift bile yaptım. aslında uzakta olmaları iyi oldu çünkü yanımda olunca sadece öpecektim, böyle daha emek harcamış oldum ve değişiklik oldu. üstelik benim bilgisayar olaylarıyla hiç alakam olmadığından bildiğin emek verdim. onları çok seviyorum. iyi ki varlar, belki okuturum bi gün. aşksınız siz yaa.

4 Mayıs 2014 Pazar

aylık vari bişi üç

benimkiler çok belli bence (:
aylar aylar önceydi :p her zamanki gibi tek aktifliğimiz kurs fakat son demlerini yaşıyoruz bu ay. hatta son haftam bu hafta olabilir gibi. elimdeki resim bitsin diye cavrıyok bakalım. güzel insanlar tanıdım. inşallah seneye devam etmeyi planlıyoruz aynı kadro. güzel anlarım oldu, keyiflendim, çok da sinirlendim ama geneline bakarsam deşarj benim için. kurs arkadaşlığını dışarıya da taşıdık, ev toplantıları, pasta börek, bol dedikodu en sevdiğimden (: artık bi daha sergi fotolarını eklemek nasip olur gibi.
geçtiğimiz aylarda köyde de çok sık bulundum hatta bir ay annem istanbul'a gitti ben de ablayla köyde kaldım. iki başımıza sakin, rutin günler geçirdik. ben sabaha çok erken saatlerde başlıyordum, neden bilmem saati sekizi zor ediyordum, ablam için en büyük sıkıntı bu oldu (: önce kuzineyi yakıyordum, üstünde çayı demleyip, ablayı uyandırıyordum, uzun uzun müge anlı eşliğinde çay keyfi yaptık. sonra günlük rutin işler yapılıyordu, misal ömrümde ilk defa ilk olmasa bile ikinci kez odun kırdım, daha doğrusu hazır odunları kolay yanması için küçülttük, onun bile bi keyfi vardı. 
kedi gibi yüzünü silme huyu var bi de illa dibinde oturur
biraz hayta ile oynayıp zaman geçiriyorduk (bu süreçte kendisi dost tarafından biraz hırpalanıp ölümle burun buruna gelmeyi de başarıp, yüreğimizi ağzımıza getirdi. çok büyük korku yaşadık, dost o günden beri fabrikanın çatısında. artık tehlikeli buluyoruz onu, ne yapacağımızı da bilmiyoruz sadece ablam gidebiliyor yanına yemek, su ve ilgi için. biz diğerleri de aşağıdan bağırıp, seslenebiliyoruz sadece). akşam soğuğu yaklaşınca yine yakıyorduk sobayı oh mis, abla kendi aleminde ben kendi alemimde oluyordu gündüz. yemek, çay faslından sonra dizi keyfi yaptık pek tabi. öyle öyle bi ayı hiç ettik. tabi ki ben ders felan çalışmadım, kpss benim için koca bir yalan oldu kısaca. 
bay hükeli
köyde olduğum süreçte bi de ablanın doğum günü faslını yaşadık. aileden başka kimse olmadığından atraksiyon olayımız da olamayacağından, iki arkadaşı çağırdım ama benim saf ablam hiç bişi çakmadı, hatta başka bi arkadaşı arayıp sürprizi batırmaya çalışsa da ucundan kurtardık. ya şüphelenmedi ya oskarlık oyuncu kendisi. öyle dört kız, dedik güldük, foto çekebilme maceralarımız sayesinde çok da eğlendik. oldukça mütevazi bi doğum günü oldu abla için. hediye bile alamadım (tüü bana). buradan onu kalbimi acıtacak kadar sevdiğimi itiraf ediyorum. moralsiz, sağlıksız, depresif olduğu her an kahrolma sebebi benim için. daima özlediğim, benim yol arkadaşım, dayanağım, uğur böceğim, hindiba çiçeğim biliyorum çok zor ama mutlu olmanı diliyorum ve bunu senden istiyorum, iyi ki varsın. 
köyde geçirdiğim sakin günlerden sonra hastane ile de epeyce samimi oldum. annemle bi süre kaldım, sonra da ananem le kaldım, bu ay ortası bir kuzen ameliyatı, ay sonu da annemin ameliyatı var, bu ay da mesai harcayacağım. yok biri beddua etti bana sanırsam ama hasta ben olmuyorum, o da ilginç (: o günleri olaysız bi şekilde atlatacaktım ki son gün sevgili bir hemşire arkadaşla hırlaştık biraz. ee o kadar olacak, hem sağlık personeli eskisi gibi değil hem ben daha olgunum :p aylar geçti gitti, kışın postu serip yattık şimdi çalışma zamanı geldi, başlasın fabrika günleri. mayıs dedin mi bizim iş vakti başlıyor demektir, fabrika şu anda hazırlık içinde, şöyle 10 gün içinde çay sezonunu açarız. yaz demek iş demek, çalışmak, yorulmak, sıkılmak demek, bunların hepsini tüm kalbimle istiyorum, deli gibi yorulalım inşallah (: buradan güzelim çaylara sesleniyorum usul usul bu yana geliniz :p 

19 Nisan 2014 Cumartesi

emergency man and woman

en iyisi taze taze yazmak dedim. sonra üşeniyorum arada  kaynıyor güzel şeyler. bu diziye ablayla başlayıp (ki çoğunda olduğu gibi kendisi seçti) tek başıma tamamladım. tabi bitirmemde hastanede geçirdiğim günler de yardımcı oldu, yaşasın kablosuz ağ bağlantısı (: dizimiz, bir evlilik merasimiyle açılışı yapıp direkt kavga, gürültüye olayı bağlıyor. elimizde bir adet deli çiftimiz mevcut, sevgili oh'lar önce aşık olup, sonra bu aşkı nasıl hiç ettiklerini bize anlatıyorlar. ayrılan çiftin yolları, diziye adını da veren hastane acilinde birleşiyor. hah tam o anda da gırgır, şamata başlıyor.
chang min, başrolümüz, koca kişisi, aşkı uğruna okulunu bırakıp sonra geri dönen, zengin, yakışıklı (bence değil) ve cadı bir annenin oğlu. jin hee, başrol hatun, kocasının karısı, zamanında diyetisyen olup, doktor adayını ayartıp evlenmeyi başaran fakat elinde tutamayan, ahım şahım bir güzelliği, işi, gücü, parası olmayan kişi. kendisi boşanmanın verdiği gazla, artık yaptığı kompleksin derecesi uzaya yol olur, kendini doktor olmaya adamış ve başarmış. sonra koca şehirde ne tesadüftür ki aynı hastaneye düşmüş ve macerayı başlatmış bu iki garibim. 
başlarında da şeytan lakaplı şef, cheon soo. ben böyle şeytana her daim uymaya razıyım, oyh. izlediğim son bir kaç dizide, ikinci adamları tutar oldum. yazık bana, üzülüyorum, ikinciler kötü olsun, işimizi zorlaştırmayın, bizi arada bırakmayın ey senaristler. adamın bakışları, gözleri, muncurları ( dudak kısımları) çok tatlı, başrolümüz bana hoş gelmeyince şefe bol bol yazdığım doğrudur (: bu ciciklere de güzel hatunlar eşlik ediyor, diğer alternatifler olarak, ji hye ve a reum ikilisinin afetliklerinden bahsetmeye gerek duymuyorum :p ER dizisinin aşığı olmanın yanında son zamanlarda good doctor' ı da izlediğim için hasta, tedavi, doktor olayları beni pek etkilemedi. annemle hastanede yatarken, aynı teşhisin olduğu bir konuyu dizide izlemek hoş tevafuk oldu.
diziyi özetlersek, birbirlerinden nefret eden bu ikilinin bol bol didişmesi, aşk üçgenleri, dörtgenleri, flörtleşmeler, flörtleşememeler, kavgalar, pişmanlıklar, keyifli, hüzünlü anlar böyle bişiler işte. dizinin tek olumsuz yanı bence 21 bölüm olması aslında sıkmadı lakin benim favorim 16 (: ayrıntılara gelirsem, bebeğe öldüm, o kafa çevirişleri süperdi, bebeğin annesi de hoş hatundu. bazı ses efektleri çok komikti, şef'in manalı, utangaç bakışları kalp krizi nedeniydi. chang min'in cesareti, azmi, sabrı vaavvlıktı. ji hye'nin aşkı alkışlık, a reum'ın dudakları öpülmeklik, yong kyu'nun yanakları sıkılmaklıktı (: of be dedirten ve eğlendiren sahneler ise, jin he'nin şefe tokat atması, beraber uyumaları, şef'in heyecanlandığı her sahne ve hayal kurduğu sahne (ayh), chang min'in arkadan sarılmaları, kıskanma sahneleri, kalp atışlarının dinletildiği bölüm, beraber kaldıkları ve oynaştıkları yerler (: son yorumuma gelirsem, eğlendim, hislendim, sevdim. benden geçer not aldı kendisi, sınıf atladı sayemde :p

not: böyle yaptım ki, nabrut'un ne kadar müthiş çalıştığını anlayın diye, yo yo kıskanmıyorum :p
görsel: asianwiki.

13 Nisan 2014 Pazar

bindokuzyüzseksendört

zatı şahane, yıllardır okumak istediğim bir kitaptı. pek tabi zor olduğunu da biliyodum fakat pes etmek olmazdı. nasıl anlatılır bilemiyorum, işte geleceği yani 1984 yılını anlatan bir kitap, aman ne yıl olmaz olsun. orwell, kitabında gelecekte hepsi olmasa bile bir kısmının olacağını düşündüğü şeyleri anlatmış. haklı da çıktı. feci, olumsuz bir ütopyayı yazmış kitabında. ülkenin başında abi denilen birinin olduğu bir sistemle yönetiliyor. ülke sürekli olmayan bir savaş içinde tutuluyor. gerçekler, yok edilip, sistemin uydurdukları tarihe geçiriliyor. insanlar, beyinleri yıkanmış robot gibiler, statüleri iyi olanlar olduğu gibi köle kıvamında olan insanlar var. eşitlik, adalet, özgürlük gibi kavramlar yok. her anınız kayıt altına alınıyor. evde, işte, her yerde kamera ve ekranlar var, böylece en küçük bir yasak hareket içinde bulunamıyorsunuz. açlık, kıtlık var, seks kötü bir eylem kabul edilip, yasaklar içinde. kısaca sizden nasıl olmanız isteniyorsa öyle oluyorsunuz. herkes karşı gelmeden bu kurallara uyuyor. en küçük hata sonucunda hemen yakalanıp, temizleniyorsunuz. kitabın kahramanı winston, bu sistem içindeki doğruluk bakanlığında çalışıyor, gelen haberleri, bilgileri değiştirip düzene uyduruyor. winston, kitabın başından beri hem düzeni hem de kendini sorguluyor. tehlikeli adımı da bir defter alıp, günlük tutmaya başlayarak atıyor, yazarak kendini daha iyi hissediyor. bir gün, iş yerinde farklı bir bölümde çalışan bi hatun bir not sıkıştırıyor eline, böylece aşk kapısı aralanıyor ve yasak listesi de kabarmaya başlıyor. gizli görüşmek için kiraladıkları bir odada sonunda yakalanıyorlar. sevmek de yasak, aşk da yasak, bir birlerine söz veriyorlar, aşklarını unutmamak, satmamak için ama acayip işkenceler sonunda malesef sistem kazanıyor. ben işkence sahnelerine alışığımdır fakat bu kitapta psikolojik olarak gerçekten çok zorlayıcı yerler oldu. öyle bir sorgulama, cezalandırma yöntemi ki, doğru bildiğiniz hiç bir şey bırakmıyor, en anlamsız, saçma şeyler de doğru oluyor ve bütün her şeye evet, tamam demek zorunda kalıyorsunuz. bütün kitabı, bir isyan çıkacak, bitecek hepsi diye diye okudum ama öyle olmadı. winston da abiyi sevmeye başladı ve kitap bitti. açıkçası başlarda araya kitap almayı düşündüm, zordu ama bir gece uykum kaçınca şıp diye bitirdim. elinize alıp hemen vazgeçmeyin derim ben. kitabı çok başarılı buldum, adamın hayal gücüne hayran kaldım ve şükrettim halimize. bugüne bakınca çok uzak değil yazdıkları, bizim ülkemizde de herkes dinlendi, ellerinde koz biriktirdiler, kendi istedikleri gibi olunmasını istediler, çıkar doğrultusunda her şeylerini sattılar, bunlar da abi üstelik. neyse, başlarsam susaman (: kitap zaten baş yapıt benim konuşmama da gerek yok.