30 Ocak 2013 Çarşamba

ruhumun hali


öyle bi haldeyim ki, yorgun, sıkkın, mutsuz. babamın kazası nedeniyle acaip yoğun günler geçirmekteyim. günlerdir kaç kez sofralar kuruldu, çaylar yapıldı, bulaşıklar yıkandı onun yorgunluğu var üzerimde. internete bile bugün girebildim. yazacağım kitaplar, diziler birikti bakalım ne zamana kısmet olacak. sürekli evde de değildim aslında. bi akşam maça gittik, rizenin adana ile maçı vardı, tam maç saatine yetişebildik abla, ben ve kuzen emre. üç haftadır kuzen emre ile muhakkak bişi yapıyoruz, hemen hemen her haftasonu çıktık, gezdik, yedik, içtik. bu sefer de bi maça gidelim dedik, o atmosferi seviyorum hemen kapılıp heycanlanıp aşka gelebiliyorum. daha maç yeni başlamıştı kendimize yer bulduk başladık seyre, o kalabalık içinde kardeşini tanıyabilen bi insanım ben, birbirimizden haberimiz yoktu meğer o da maça gelmiş haber eyledik, yanımıza geldi. keyifli maç oldu aslında ama yenildik. biz kadınlara ait bi nevi aile tribününde olduğumuz için küfür yok, olay yok ama eğlence de yok (: diğer tribünler daha heycanlı. artık bi dahaki sefere dedik ve çıktık maçtan. maça giderken bile evde misafir bırakmıştım ama erkek oldukları için pek sorun olmadı, önceden plan yaptığımız için bozmak olmazdı ayrıca evde sıkılmıştık da iş güçten. dün de yine abla, emre, ben, esra çıktık bi güzel rizeyi turladık bi kaç kez, itinayla mağazalardan uzak durduk, nevada oturduk onlar yedi ben mis gibi salep, abla ise mocha içti. ben bi salep severim her çıktığımızda da salep içiyorum ama hep fotoğraflamayı unutuyorum mis gibi kareleri. abla ile emre her seferinde farklı bi kahve deniycekler ama yenilik sevmeyen ben uymuyorum onlara. sonra başka bi kuzen ayşe aradı hemen merkezde evi var, ona geçtik dedik güldük, trabzon planı yaparak ayrıldık birbirimizden. içimdeki alışveriş canavarını oraya saklıyorum aylardır, gerçi param da yok ama bişiler bulursak almamak olmaz tabi (: bugün nedense böyleyim bi hiç gibi belki de yalnız olmaktır sebebi. böyle anlarda en güzel  cem adrian gider tabi.

26 Ocak 2013 Cumartesi

babacık

babam, yürümeyi çok seven, hiç tembellik yapmayan biridir. bol bol yürüyüş yaptığı için yaşına göre çok genç ve dinçtir. o kadar yürür ki dağlara çıkıp iner, evden çarşıya hep yürüyerek gider, bizim arabayla gidebildiğimiz yerlere aman orası uzak mı yürünür der. aynı adam, hemen karşımızda olan camiye kestirmeden gitmek için duvardan atlamayı tercih eder ve sonuç; kırık bi kol epeyce zorlayan bel ağrısı ile eve döner, ha bu arada camiye gidip namazı kılmayı da ihmal etmez. ama olay daha sıcak tabi sonra gelsin ağrılar, acile gidildi, her yer kontrol edildi malum başı da yere vurdu neyseki daha önemli bi olay olmadı. bilek tarafında bi kırık var çok önemli değilmiş zaten onu hiç dert etmiyo ama malesef kalkarken yatarken beline bişiler saplanıp duruyo, zaten beli hasta bi adamdı tam oldu şimdi. inşallah bi kaç güne onun da ağrısı hafifler de ciddi bi sorun çıkartmaz. işte akacak kan damarda durmaz boşa demiyolar, yerinden kalkmaya, bir işi yapmaya, yürümeye hiç üşenmeyen adam yolu kısaltmaya kalktı, hayır 64 yaşında adamsın senin neyine duvar tepelerine çıkmak, eğer belini incitmeseydi oh olsun sana diycektim ama kıyamadım (: olay olduğunda köydeydim ben, o telaşı yaşamamış oldum, annem de sağ olsun akşamdan aramadı tedirgin olmayayım diye bugün haber verdi hemen geldim tabi, akşam da bissürü misafir sağ olsunlar hasta ziyareti. insan böyle zamanlarda yalnız olmadığını görünce mutlu oluyo, kendisiyle beraber üzülen, sevinen birilerinin olması çok kıymetli. işte benim babam 64 yaşında yaramazlık yapan bi çocuk (:

22 Ocak 2013 Salı

bi dizi bi kitap

öncelikle kitapla başlayalım zira anlatcak pek bişi yok. uzun zamandır okumakta olduğum nerdeyse beş on sayfa okuyarak tamamladığım kitap rıfat ılgaz'ın karartma geceleri oldu. bu kitabın filmi de yapılmış. kitapta bi öğretmen olan mustafa yazdığı şiirler nedeniyle başını derde sokuyo, o zamanlar deli zamanlar ve aranmaya başlıyor işte kitapta mustafanın kaçış öyküsünü izliyoruz. bi gün bi arkadaşına bi gün bi kahveye giderek kaçıyo adalete güven duymadığı için de hiç teslim olmaya yanaşmıyo fakat her zaman cebinde o gün teslim olacağına dair bi not taşıyo ki yakalanırsa bakın ben zaten teslim olcaktım diyebilsin. bu süreçte kendine evini açan, açmayan dostlarından, yapılan muhabbetlerden bahsediliyo. eninde sonunda yakalanıyor ve bitiyor kitap. hep aynı muhabbet içinde döndüğünden severek okumadım o yüzden de aylarca elimde kaldı.
gelelim altı sezon boyunca takip ettiğim bitince içimden bi ayy dedirten dizi gossip girl'e. valla finali izlemeyenler varsa okumasınlar bi zahmet. baştan beri severek izledim ben bu diziyi, gençleri sevdim, kıyafetlere bayıldım, lüks hayata of be dedim. ben ne serenacı oldum ne blairci, ikisini de sevdim. blair'in süper ötesi zekasına hayran kalırken, giydikleriyle de beni masaldaymışım gibi hissettirdi tabi entrikaları da hiç yabana atılır gibi değildi. serenaya çoğu çoğu acıdım zavallı kızımız hep bi yanlışlar hep bi arayışlar içinde oldu. dan'in öle ezik değilim ben bi kişiliğim var havaları bende hiç tesirli olmadı, büyük aşkını hiçe sayıp en yakın ve kendine çok uzak blair'e aşık olması ise en büyük saçmalıktı bence. nate de sağlam adam, arkadaş imajı çizdi bize. lily ve rufus'u da anmadan geçemiycem. lily zaten tee hayat ağacından aşık olduğum sam, ne severdik o diziyi be. rufus ta kendini hiç bozmayan adam gerçi son bölümlerde kendi dışına bi çıktı ama toparladı kendini sağ olsun. bi de dorota var, ay en tatlı yardımcı o, onsuz blair olmazdı kesinlikle. ama chuck benim adamım işte, en iyi kötü adam çok sevdim onu. tabi ki favori çiftim de blair ve chuck oldu, onların mümkün ama imkansız aşkları beni benden aldı, aralarındaki tutku lan ne biçim bişi bu dedirtti bana 
aha da gerçek aşk bu dedirtti. ilk sezonda ve genelde her ne kadar başrol serena gibi görünse de bence kesinlikle blair oldu. dizideki karakterler o kadar etkiledi ki gerçekte de ikon oldular. çoğu tanınmayan, tecrübesiz gençlerdi ama nerden nereye geldiler, evet çok yanlışları olsa da kesinlikle başarılıydı, sonuçta o hayatı anlatıyodu bize o yaşta o imkanlara sahip gençleri, tabi ki sapıtacaklar yollarını şaşıracaklardı, onlara normal yani bize anormal gelen olaylar, haliyle takılmadım, tabi zaman zaman oha artık dedim ama yine de zevkle izledim. final bölümüne kadar lan nası toparlıycaklar dedim bi bölümde nası bitircekler ama yaptılar, fena da olmadı her bişiyi tamamladılar en azından. hep merak edilen dedikoducu kız kim ki sorusu ise benim açımdan memnuniyetle sonuçlanmadı, ı ıhh olmadı dedirtti, bunun yanında büyük aşıklar mutlu oldu, işler güçler oturdu, düşmanlar yok oldu felan, mutlu sonları sevmeyen var mı ben de sevdim, mutlu mutlu vedalaştım onlarla.
alıntı: http://www.bolumrehberi.com/Gossip-Girl.asp,  http://portable.tv.

18 Ocak 2013 Cuma

film izlemece

ilk film epeyce önce izlediğim romantic heaven. kesinlikle türü komedi yazdığı için tercih edilmiş ve izlendiğinde hane komedi lan dedirten bi film olmuştur benim için. filmde ölümler, diğer dünya bağlantısı felan anlatılıyor, filmdeki karakterler bi şekilde birbirleriyle bağlantılı, bu dünyada kalanla gidenin ilişkisi anlatılmış bi nevi. komedi beklerken ağlatmayı başarmış bi filmdir kendisi, vasat bi film olarak kaldı benim için. 


diğer filmler ise köydeyken kardeşlerle beraber izlediklerimizden. ikinci filmim sokağın sonundaki ev. ben tıpkı kitaplarını sevdiğim gibi gerilim ve korku izlemeyi de çok severim. kızımız açlık oyunlarındaki kız olmakla beraber filmde oldukça cesurdur. anne ve kız yeni bir ev yeni bir hayat demişlerdir ama gel gör ki bu yeni hayat oldukça karışacaktır. film bi kız çocuğunun ailesini katletmesiyle başlıyo ve bu ev kahramanlarımızın komşu evleri ve orda küçük kızın abisi yaşamakta, gel zaman git zaman kızımızla gizemli oğlumuz arasında bi arkadaşlık, flört durumları başlar sonra da olaylar yavaştan çözülmeye başlar cesur kızımız sayesinde. off dedirten bi film olmasa da ilginç bağlantıları ve sürprizleriyle fena bi film değildir bence. 


üçüncü filme gelecek olursam o da yargıç dredd'dir. yargıç dredd, böle biraz aksiyon biraz bilim kurgu gibi bişi. gelecek bi zamandaki dünya ve dünyada adeleti sağlamaya çalışan polisleri(yargıç) anlatmakta film. bir gün işinin ehli yargıçımız ve acemi çırağın yolu büyük bi suç örgütünün ve bi ton insanın yaşadığı bi gökdelene düşüyo orda kötü adamların peşine düşüyolar, kötü adamlar da onların peşine bissürü kaç kovala vur parçala yani. film bittiğinde bunun kesin devamı var dedim ki var sanırım. film 3d idi tabi biz öyle bi olanakla izlemediğimiz için bazı ve çokça kullanılan sahneler biraz sıksa da filmi beğendim ben.


son film ise komedi aşkıyla yanan bizler için abla kişisi tarafından seçilmiş olan liseli polisler. filmde, delikanlılarımız aslında tee lise yılından tanışıp pek te hoş olmayan bi ilişkileri mevcutmuş o zamanda ama hayat onları ortak yaparak güzel bi hareket çekmiş onlara. ikiside oldukça şapsal olan fakat genç gözüken polislerimize bir lisede gizli görev verilir ve bu görevi icra ederkenki hallerini göz önüne sererler. sanırım bunun da devamı var. tipik bi amerikan komedisi gülmekten kırmadıysa da eğlendirmiştir.
alıntı: yeppudaa, hdizle8, evrenselfilm, vizyonfilmizle.

14 Ocak 2013 Pazartesi

13 Ocak 2013 Pazar

kayıp delil

yeni yılın ilk kitabı geçen hafta bitirdiğim kayıp delil oldu. mıchael connelly merak ettiğim bi yazardı, sanırım ilk kez okuyorum. zira ben hatırlamam pek, unuturum hemen (bu özelliğimden nefret ediyorum). kitabın adın da anlaşılacağı üzere yine bi polisiye, gerilim okudum. elim hep bu tarza gidiyo bakalım ne zaman ara vericem. tabi ki kitap bi cesedin bulunmasıyla başlıyo ama bu kişi öle tırı vırı bi adam değil, kimyasal maddelere ulaşımı olan biri, o yüzden bu cinayetin terörizm ile bir alakası olduğu düşünülüyo, her amerikan polisiyelerinde yerel polisle fbı birbirine girer ya burda da iki farklı grup var işi çözmeye çalışan. işte kitapta sıkıldığım kısım terörü yine müslümanlarla ilişkilendirmeleri, hep aynı hep aynı. neyse öle bişiler ilginç bi cinayet davası anlatılmakta kitapta, sonunu bağladılar da bazı aydınlanmayan kısımlar kaldı sinir oldum, sonuç olarak orta kıvamda bi kitap olarak kaldı benim için.

11 Ocak 2013 Cuma

başka gözle bakınca

yıllardır aynı evdeyiz. fakat az önce şimdiye kadar fark etmediğim bir şey dikkatimi çekti. tam karşımda tüm heybetiyle duruyordu. ilk önce saçlarını fark ettim, sonra çenesini ve ağzını az daha aşağıya bakınca boynunu, kollarını hatta göğsünü bile gördüm. sadece gözü ve burnu yoktu ama bu onun bir erkek olduğunu anlamama engel olamadı. çok tuhaf değil mi yıllardır aynı yere bakıyorum ama göremiyorum. bayılırım bulutlardan, su damlalarından, çakıllardan şekiller çıkarmaya. pek çok kişi de benim gibidir. ama ben böyle şeyleri fark ettiğim an bana özel gelir sanki sadece ben görebilirmişim gibi orda benim için varmış gibi, işte az önce böyle hissettim.

10 Ocak 2013 Perşembe

gecenin balonu


not: aynısının çizimi duvarımı süslemekte. eski olduğu için nerden alıntı olduğunu malesef bilmiyorum.

9 Ocak 2013 Çarşamba

son günler

geçen hafta köydeydim. malesef hem gribe hem her ay kapımı çalan illete hem de ağız yaralarıma yenik düştüm. köyde geçirdiğim tam bi hafta sızlanıp durdum ağrım bitse soğuktan dert yandım. soba yanında keyifler de yaptım pek tabi. hastalığımı ablamın yaptığı meyve çayları ile ve güneşe çıkarak çabuk atlattığımı düşünüyorum. gündüzleri güneşli günler de oldu o günlerde aşağıya inip haytayla oynayarak vakit geçirdim.

 
ama güneş dağın arkasına düştüğü an soğuk koşarak geliyodu. ben de sobanın yanına kaçıyodum. akşamları her zamanki gibi tiviye takıldıktan sonra 12 lerden sonra bi filmle tamamladık. sonra ablayla beraber çarşıya geldim. ve bi ay önce aldığımız koltuklar geldi şükür. annem eski koltuk takımını sitede açtıkları kuran kursuna verdi. biz de aceleyle takım aldık bi günde gezip aldık ama ellerinde olmadığı için bi ayı buldu koltuklara kavuşmak. oturma odamız küçük haliyle epeycene zor oldu uygun takımı bulmak yine de oldu diyemem sıkışık oldu ve hiç dikkatimi çekmemişti berjerleri üçlülerden daha uzun olduğu için yan yana pek hoş durmadılar. ama genel olarak beğendik. eve geldiklerinde anneme çok büyük geldiler ve salon takımını da verip oraya geçmek istedi ama babam pek istemedi. çünkü internet salondan çekmiyo, ayrıca tivi kablolarını değiştirmesi gerekiyodu ve tivi modeme de bağlı, modem ise benim odamda. bu yüzden pek gönüllü değildi annem de ısrarcı olmadı, iyi oldu çünkü gözümde çok büyümüştü işler koltukları taşımak, mobilyaların yerini değiştirmek. hiç sevmiyorum değişiklik, yenilik. alışkanlıklarım bozulmasın hep aynı devam etsin isterim. sonra da çıkıp rutinlikten dem vururum, öyle de bi insanım. iki gün ablayla kaldıktan sonra köye geri döndü, dün annem hamsikoli yaptı ve herkesi topladı, bi güzel yedik içtik, sohbet muhabbet günü bitirdik. akşam odama geçip bilgisaydan müzik açtım ve kitap okumaya başladım. bi anda müzik kesilince dönüp baktım ne göreyim bilgisayar kendi kendine kapanıp açılıyo bi üzül bi üzül ben. abladan daha yeni dizi mizi almışım benim indirdiklerim, fotoğraflar yandık dedim. bugün tamire gönderdim ama babamı sıkı sıkı tembihledim asla format atmasınlar diye, neyseki formatsız bi şekilde döndü eve, ram'i yanmış galiba ya da bozulmuş onu değiştirmişler. şimdi bilgisayarıma sağlam bi şekilde kavuşmanın mutluluğu var üzerimde.

2 Ocak 2013 Çarşamba

zengin ve fakir

hele şükür dizi dünyasına bi dönüş yaptım, umarım kısa süreli olmaz. tercihimi animelerden çok uzaklaşmayarak pek de adetim olmayan bir japon dizisi olan rich man poor woman'dan yana kullandım. sanırım kore ile ilgili takip ettiğim bloggerların hepsi izlemiştir bu diziyi çünkü pek çok yerde okudum. o yüzden pek de bişi söylemiycem. daha önce yakışıklılar cennetinde izlediğim oguri shun'ın (artık nası okunuyosa) dizisi olmakta kendisi. yakışıklılar cenneti belki de en çok eğlendiğim dizidir bu arada. her dizide olduğu gibi yakışıklı, zeki ve zengin bir delikanlımız, vasat, az aptal, işsiz ve fakir bi kızımız mevcut. ne tesadüftür ki gençlerimizin yolu bir gün kesişir ve yine ne tesadüftür ki önce nefret sonra aşk gelir. dizinin adının aksine dizi de öyle zengin erkek, fakir kız edebiyatı dönmüyo, yani kilit nokta felan değil bu durum. klişe olduğu için böyle bir isim tercih etmişler zannımca. toru, zekası sayesinde bi de sevdiğinden böle sanal manal bilgisayar program işleri yaparak zengin olmayı başarmış bir insan evladıdır ve bu yola da nefretle andığım bir arkadaşıyla başlamıştır. şirketi için adam ararkene bizim işsiz zavallı kız da başvurur ve başvuruda ilginç bir yöntemle adamın dikkatini çeker ve kapağı şirkete atar, sonra da bi işler bi işler. dizide en sevdiğim şeyler toru'nun yerde yatması ve acaip rahat takılması, kızın da aptallıkları ve bazı hareketleri. zaten onu izlerken, dinlerken anime izliyomuşum gibi oldum. uyuz olduğum olay ise fuzuli insan olan toru'nun kankisi ve yaptıkları ama en büyüğü ise toru'nun bu olay karşısındaki tepkileri. dizinin güzel yanlarından biri de 11 bölümcük olması. sanırım o yüzden izledim. olayı çok uzatmama gerek yok, bütün klişelere rağmen beğendiğim bi dizi oldu, kısa olduğu için sıkmadı, ee oguri shun da epeycene iyi oyuncu olunca neden izlenmesin.
edit: afiş yeppudaa'dan.