22 Aralık 2013 Pazar

haftalık vari bişi

birikmiş haftaları en güzeli fotolarla özetlemek (yazar kişi burada instagrama özenir) hayatımızın tek sosyalliği ve eğlencesi kursumuz devam ediyo. ben de balon çizmeye devam ediyorum pek tabi. tabi hocaya öğ getirmiş olabilirim fakat bu hafta hiç istemesem de manzara çizmeye başladım. çünkü lanet yazıcımın lanet kartuşu çalışmadı, ben de ablanın çıktılarına yeşillendim felan. abla kişisi ve ben böle değişik şeyleri seviyoruz ama hocamız bizle hem fikir olamıyor bi türlü, illa çiçek, böcek felan mı çizmeliyiz ki. hatun beceremezsiniz demiyo da kibar yolla bu olmaz felan diyo ama biz diretmeye devam (: hoş bi ortamımız oldu, öğleyin de bişiler getiriyoruz evden, az yemek bol muhabbet deyip gülüyoruz (bkz:fakir soframız) artık darısı diğer haftalara. ilk fotoyu açıklamadan geçemiycem, aynı anda alınmış iki kutu boya, bin yıllık gibi görünenler bizim, ilk ablam attı yerden yere sonra da ben atıp tamamen parçaladım. kardeşim bunlar da pastel değil cam mübarek (: diğer kutu ise pek titiz arkadaşlarımıza ait onlar da kardeş onlar da iki kişi bizim ne günahımız var ayol ühü.
tek eğlencemiz kurs dedim ama, geçen seneden beri bi geleneğimiz var bir iki ayda bir kadınlar toplanıp, eğleşiyoruz kendi aramızda. akrabanın bi kafesini kapatıyoruz, yemeğimizi yedikten sonra, açılıyo müziğin sesi, horon havası bi yandan, arada çiftetelli, göbekti, poptu araya da yabancı attırıyok deyme keyfimize. bi abla da taklit yeteneğini konuşturuyor. önceki seferlerde az kişi ve daha çok tanıdık olduğu için epeyce eğleniyoduk, bu sefer oldukça kalabalık oldu ve çoğu kişi arkadaşlarını getirdiği için yabancı sayısı da arttı bi de ses sisteminde bi sorun oldu çok eğlendiğimizi söyliyemiycem, ama eğlenenleri izlemek te bişi, zaten biz çok oynak insanlar olmadığımız için ancak masada ya da masa yanında felan hoplayıp zıplıyok. arada ip kopunca cozuttuğumuz da oluyo, şarkı mühim (: köydeki hatunlar toplaştık, yedik içtik, az dedikodu çok gülmece, arada da teyze kuranımızı okudu, oh mis. faruğun askerlik olayı olduğu için misafir ağırladık bolca. bi de kpss felan iki haftadır görüş alanımdan oldukça uzaktı (:
şurda bi ay önce günlük güneşlik havalardan dem vururken ben, kış mis gibi de geldi bi de üstüne karını verdi. hem de epeycene, ben de o güzelliği köyde bol bol yaşadım. ama doğruyu söylemek gerekirse çıkıp ne oyun oynadık ne bişi. ama camdan izlemesi bile değerdi, hele de geceleri daha bi tatlı daha bi romantik. olaydı aşkımız biz de gezerdik karları eze eze, ey gidi. kar bi gecede o kadar fazla yağdı ki nerdeyse bi metreye ulaştı bi de bizim köyümüz dere kenarı, yollarımız kapandı. farukçuk aldı eline kürek başladı yol açmaya. askere gitmeden köyde yaptı acemiliğini (: araba felan mahsur kaldı, ama yol açan kepçe bizim fabrikanın da yolunu açtı ve sorun ortadan kalktı.
kartopu felan oynamadık ama bizim şebeğin karla savaşını izlemek dünyalara değerdi. haytanın kulübesinin önü felan diz boyu kar, annem kapısını açtı çıksın diye, bu gayri ihtiyari kara girdi ama girer girmez geri döndü. sağa bakıyo kar, sola bakıyo kar, bi türlü çıkış bulamadı, el mahkum girdi karın içine, kendine tünel aça aça geldi yanımıza. çağırdık çağırdık girmedi bi türlü kara, faruk aldı kucağına fırlattı bunu, nasıl kaçıyo bizden. yıkanmak oldu mu da hemen anlıyo köşe bucak kaçıyo, yazın dereye sokuyoduk, hemen yüzüp kıyıya çıkıyodu, o sıcaklarda bile nefret ediyo yavrucuk. gerçi az daha ölümüme sebep oluyodu manyak, ben kalebodurların ıslak ve kaygan olduğunu unuttum ve bunun peşine koşma gafletinde bulundum öyle bi düştüm ki, kafa üstü başım zıplayıp yere bi daha vurdu, resmen sarsıntı geçirdim, hala ağrıyo her bi yerim, ama hastaneden nefret eden bi bünyem olduğu için yine gitmedim kontrole felan. son zamanlarda çok düşüyorum, mandalina toplarken de ağaçtan düştüm, sürekli ayaklarım takılıyo bi yerlere, yazın da yine dost üstüme atlayınca kafayı çarpmıştım yere, bildiğin taş gibi kafam var. üzerimde bişi var, hayırlara gitsin.
ve aşkımızı askere yolladık, daha üç günlük asker kendisi. önce bi ankaraya gitti ordan da hataya. hatayda amca kızımız var, insanın kanı dedin mi yetiyo, ne olursa ne kadar uzak olursa olsun, faruğun yanında birinin olduğunu bilmek bile yetiyo bize. misal çarşamba günü teslim etti, yarın ziyaretine gidecek, çok üşümüş, içlik vermemişler ona içlik aldırttık, bazı eksikleri de olmuş kantinden almak ölüm gibi sanırım. ama bugün başarıp iki tost yiyebilmiş ablasının kuzusu. yemekler maalesef kötüymüş, faruk zaten hiç bişi beğenmeyen bi tip, burnu sürtcek bi güzel, bakalım gelince de her şeyde kusur bulcak mı? trabzona havaalanına hep beraber gittik, çarşı da arkadaşları bekliyodu vedalaşmak için, ben daha orda duygusallaştım başladım ağlamaya. bi de sessiz sessiz içim çıktı. ama herkese de sakın ağlamayın diyorum, havaalanında fotoğrafçı kimliğine büründüm, her anı çekmek istediğim için bi de farukla göz göze gelmemeye çalışarak ağlamamayı başardım. ayrılınca azcık ağladık pek tabi, ama ablamla annem de salya sümük oldular sağ olsunlar. sevgilisi de kendini pek güzel tuttu, ağlamadı, insanların içinde ağlayamayanlardan, o daha kötü bi durum bence, ağlayınca rahatlıyon ohh. içimiz burkuldu, gariplendik, ama hep şükür ediyorum bu günleri gördüğümüz için, biz sadece hiç ayrılmadığımız için çok fazla etkilendik, bi de aşığız biz ona ya, aha burnum sızlamaya başladı yine. küçükler sanırım hep çocuğunmuş gibi seviliyo, öyle bişi işte, kıyamıyosun hiçbişiyine. belki bi gün okur burayı, seni acaip seviyorum oğluşum, deli gibi özledim, beni itiklemelerini, laf dalaşmalarımızı, bakış yarışlarımızı, iddialaşmayı, sürekli bişi istemeni, duygu sömürülerini, seni koklamayı, mıncırmayı, üstünde zıplamayı, saçınla oynamayı, ayağını gıdıklamayı çok özledim be çocuk. çabuk gel emi. not: ağlayınca harbi rahatlıyon ha ohh bee.
 
 

10 Aralık 2013 Salı

kızıl nehirler

itiraf ediyorum ki kızıl nehirler grange'nın okuduğum ilk kitabı. nedense daha doğrusu kurtlar imparatorluğu yüzünden uzak durdum çünkü bi kuzende vardı ve elden ele gezdi çok anlatıldı, popülerliği yüzünden sanırsam  tercih etmedim, az malımdır da. yine bir kütüphane alan talanımda buldum kendisini, aa bitanecik okuyayım bari dedim. kitabın arkasından öğrendiğim kadarıyla filmi de var kendisinin hemi de jean reno'nun. öncelikle polisiyelerde dedektifleri sevmek pek mühim, böle serseri, espirili, çapkın felan fişman oldumu tamamdır. işte ana karakterler olan iki tadından yenmez dedektifimiz var. roman aslında iki ayrı yerde iki ayrı konu ve dedektifle ilerliyor fakat sonra tabi ki yollar çakışıyor (mu)? niemans, yaşını başını almış, tecrübeli, bilgili, sıkı ama şiddet sorunu olan bir polis, bir maçta görevliyken başına bela açıyo ve biraz da ordan uzaklaştırılması için uzakta, küçük bir yerde meydana gelen ilginç bir ölümü çözmek için görevlendiriliyor.kasabamız bünyesinde üniversite barındıran, içe kapanık bir yer bu üniversitede çalışan kütüphaneci acaip bir işkence çektirilerek ve daha da manyak bir şekilde öldürülüyor, niemans da zavallı garibim iş başa düşüyor mecbur araştırıyor. diğer tarafta ise, küçük bir yerde çetelerin arasında yetişmiş, onlarla iç içe olmuş fakat onlar gibi olmamış bir mağripli, arap, kulağı küpeli, saçları rastalı, dövüş kabiliyeti on numara bir polis. karim abdouf, çetelerden kendini kurtarmak ister ama o kültürden uzak kalmak istemez öle böle polis olmaya karar verir, hem arap olması hem kişiliği hem serseri olması beni benden aldı. ama bu zavallıma da bi görev verdiler kabul etmedi, zaten arap takıklar böle küçük tek olayın minik hırsızlıklar olduğu bi yerde görevlendirdiler. ama işte o yerde ilginç bi şekilde bir biriyle alakalı hırsızlık gibi görünen olaylar olur. okula girilir, kayıtlar çalınır, bir mezarlığa girilir felan. karim işin içinde pis şeyler olduğunu anlar ve önemsiz görünen vakayı irdeler ve küçük bi çocuğun peşine düşer, neler neler. bu esnada cinayetler devam eder, olaylar arasında bağlantılar kurulur, çıkarımlar yapılır, şüpheliler araştırılır, bulunur, ters köşe olunur felan. anlatım oldukça seriydi, fena bi kalınlığı yok ve kısa sürede akıp gidiyo kitap. eğer bir polisiye okuyosanız o sayfalar peş peşe çevrilmeli, işte bu da öyle bir roman. sevdim, ilgilenene tavsiye edilir.

1 Aralık 2013 Pazar

aylık vari bişi


kendimden bişiler paylaşmayalı çok zaman olmuş. çok bişiler de oldu, olmadı da. çok kötü şeyler de oldu, çok güzel anlar da. bi an dünya başınıza yıkılırken diğer taraftan yine de hayat devam ediyor. bi saat önce ağlarken bi saat sonra gülebiliyor insan. sanırım bu yüzden kaldırabiliyoruz bütün olumsuzlukları. yıllardır resim kursuna gitmek isterim, hep ya kayıt dolmuştur ya geçmiştir ya tembellik yapmışımdır, bu yıl işi şansa bırakmadım ve kesinlikle gideceğiz dedim, abla da dünden razı onun vasıtasıyla da iki arkadaşı da ilave oldu bize. tercihimizi haftasonu olarak kullandık meğer bir günmüş, haftada bi gün keyifleniyoruz yani. çok kasmadığımız için biz eğlenebiliyoruz, kulağımızda müzikler, arada gülmeler, muhabbetler, çayımız da yanımızda ohh. sınıfta çok gıcık tipler yok, hoca da hoş. az buçuk ta bişiler ortaya çıktı mı insan keyifleniyor gerçekten. pek yetenekli olmasam da benim amacım sadece balon çizmek olduğu için bana yeter de artar bile (:
kardeşim askere gidiyoooo ): yaklaşık 15 gün sonra el sallıycaz kendisine, kısa dönem yapıp gelecek inşallah. önce hatay'ı ziyaret edecek, yozgatın da soğunun tadına bakıp, yanımıza döncek inşallah (: biz biraz fazla bağlı olduğumuz için zor olacak ayrı kalmak ama yapcak bişi yok, allah herkese sapa sağlam evlerine dönmeyi nasip etsin inşallah. kardeşcağızımızın 9 yıllık ilişkisi vardı, asker olmadan parmaklara yüzük takmak istedi gençler. geçen ay sözledik kendisini (: yani şaka maka kardeş kişi ablalarını solladı, utanmadan (: böyle işlere bünyemiz alışık olmadığı için garipsedik, kasıldık felan ama halloldu sorunsuz bi şekilde. yahu hiç bişiden haberimiz yok ki, ona buna sorup iş yapıyoruz ne takılır ne alınır felan (: komedi. yarı resmi de olsa gelinimiz var artık, yaşasın görümcelik (:
bu yıl bi değişiklik olarak kendi çapımda kpss'ye çalışıyorum, çalışmak demeye utanıyorum ama bana göre bildiğin çalışmak (: keyfime göre takılıyorum bazen hiç bazen biraz. kursa asla gitmeye yanaşmadım, gereksiz buluyorum bi de öyle olsa iş ciddiye binecek ona ruhi durumum gelmez, kasamam kendimi. annem için bi şans verdim işte güya az buçuk çalışcaz, kendi de bişi olmıycanı görsün de belki beni yemekten vaz geçer. zira kırkıma merdiven dayamama ne kaldı şunun şurasında (:
aşk kapımızı hala kimse gelip çalmıyor, biz de abla kardeş kore dizilerinde hayal alemlerine dalıyoruz, bu konuda bile başarılı değiliz şurda iki diziyi bitiremedik aylardır. köyde daha sık kalıyorum, maalesef bu sene de kış uğramadı rize'ye, hasretle bekliyoruz kendisini. köy bi güzel, bahçeler, çiçekler, güneş mis gibi. (bu yazı taslaktaydı artık kış geldi) haytayla oynaşmak en güzel aktivite. akşam soğuğu geldi mi yakıyoruz sobayı mis gibi küt küt ohh en sevdiğimden. üzerinde çay sıcacık mis gibi. düşününce öyle güzel ki, sevdiklerinle hayat. sıcak bi odada beraber çay içip, gülüşmek yeter, ailem huzurlu, sağlıklı olsa, kardeşlerimin de gözü güldü mü hayat bayram bana. can sıkan durumlar olmasa, birileri canını yakmasa, nefret ettirmeseler yaşamaktan, bal gibi tadını çıkarcaz her şeyin. ama dünya adaletsiz işte. ama ne diyoruz umut fakirin ekmeği (:

20 Kasım 2013 Çarşamba

aşk mutfakta pişer

taslaktaki kitap yazılarını neden paylaşmadığıma dair hiç bi fikrim yok. öyle ki bu kitap okunurken belki de yazdı.
aşk kitapları itinayla kaçındıklarımdandır. bu hatun da çokça duyduğum ama yanaşmadıklarımdandı. diğer kitapları da bu tarz sanırım. neyse ben ya düşünüp durcam ya heycanlancam kitapta. sadece duygusal içerikli romanlar pek bana göre değil. ama değişiklik güzeldir. öncelikle bissürü karakter var, adapte olmak zor oldu tabi, kim kimdi felanlar. zat'ı muhteremleri tek tek ele alıyor yazar, onların hayatlarını seyre çıkıyoruz bi güzel. başrollerimiz; cathy ve tom, garnitürler ise koca ve süper ötesi insan olan neil, dünya güzeli sevgili marcella ve bu insanların pek sevgili aileleri ayy bi de zıpır ikizler var. cathy ile tom'un tek hayali catering (garson şirketi işte :) şirketi kurmak. kitap bunun üzerinden yürüyo, efenim işi kurmaları, başarma çabaları, aldıkları işler, düşüşleri felan. kitap kalın olduğu için bol bol ayrıntı var, bu bazı kısımları sıkıcı kılsa da genele yayılmadı. yani bazı karakterler anlatırken daha hoş, bazılarında da sıradan oldu. iki başrol de aşıktır, cathy çok sevmiş ve çok zor bir şekilde evlenmiş, tom ise deli divana gibi. ama gerçek aşk mı, alışkanlık mı, eskimiş bitmiş mi öle bişiler. aşk hikayesi ama içinde hayat telaşesi olandan. oldukça seri bi şekilde tamamladım. beklediğimden iyi çıktığını söyleyebilirim. 

3 Kasım 2013 Pazar

animekalpben


fırsat buldukça anime aşkı yaşamaya devam ediyorum. uzun zamandır da anime paylaşmamışken son izlediklerimden bazılarını aktarayım hemencecik. beğendiklerimi paylaşmak daha mantıklı. önceliği de pek çok sevdiğime vermeli. hotarubi no mori e ( ınto the forest of fireflies light ) adında olan animemiz bir manga uygulaması. 45 dakikada kısacık ama müthiş duygular veren bişi. içinizi ısıtan, gülümseten ve cız ettiren bi film olmuş. konusu ise, yaz tatilinde olan tatlı minik bebemiz büyülü bir ormanda kaybolur, ağlar, zırlarken maskeli bir oğlan (ki maske benim gördüğüm en tatlı maske) imdadına yetişir ve onun ormandan çıkmasına yardımcı olur, böylece güzel bir arkadaşlık başlar ve yılarca devam eder. ama dediğim gibi orman büyülüdür ve tuhaflıklar mevcuttur bir de ayrıntı var ki bahsetmiyorum güzelliği kaçmasın diye işte onun sebebiyle bazı şeyler olmaz ve bazı şeyler olur. maskenin altından ne çıkacak heycanı, gelecek mi, ne olcak heycanı, ah olmasınlar, hadiler ve keşke bitmesinler. bir animenin verebileceği sıcaklığı ve hüznü tam dozunda veriyor, çok beğendim benden söylemesi (:
ikinci sıraya da karafuru (colurful) koyalım madem. kendisi ödüllü mödüllü bişi, entel işi (: 2010 yapımı iki saatlik bir film. kötü bi ruh böyle büyükçene bir suç işlemiş, kendisine başka bir bedende tekrar dünyaya dönme ve kabahatini bulma şansı tanınıyor. ortaokul çağında bir bebenin bedeninde tekrar dünyaya gözlerini açıyor, ne kim olduğunu, ne ailesini ne ne yapıp ettiğini biliyor, kendisine yardımcı olan bir bebe tipinde melek te var ama yardımdan çok bir birlerini gıcık etmeyle meşgul oluyorlar. çocuğun kendini keşfi, tekrar hayata adaptasyonu, yaşadığı zorluklar, aile durumları, okul olayları, yalnızlık, arkadaşlık, aşk, meşk, yaşama isteği felan filan. konusu itibariyle ilginçti, ders kıvamındaydı az buçuk. durağan bir anime idi ama yine de sevdim ben.
son olarak da  koto no ha no niwa ( the garden of words) dan bahsedek. yine kısacık, 45 dakikalık bir film kendisi üstelik bu yıl yapımı. lise öğrencisi bi delikanlımız yağmurlu günlerde kendini bi parka atıp, orda ayakkabı modeli çizimiyle ilgileniyor, kafayı da bu işe takmış durumda, tek hayali felan. oğlancağızın rutin bi eylemi bu, aynı yere başka bir hatun (yaş büyük) da takılmaya başlıyor, o da yağmurlu günlerde, erkenden gelip içmeye başlıyor. önceleri aralarında bir iletişim olmuyor ama zamanla konuşmaya başlıyolar ve kısa animemiz bu doğrultuda ilerliyor, işte görüşmek için yağmurlar bekleniyor, arada engeller felan. konu çok ilginç olmasa da çizimler, görüntüler, renkler çok hoş. böyle gerçek gibin (: işin içinde kalp tıkırtıları da oldumu yetiyo zaten. budur.
görseller: divxplanet, crunchyroll, newvideo.

25 Ekim 2013 Cuma

gecenin balonu


geçenlerde bi yakınım evlendi. gelinliğini görünce içim bi hoş olmadı değil (:
görsel: resimge.

17 Ekim 2013 Perşembe

the last cinderella

sarangni'deki izleme listeme bakınca anımsadım tekrardan, aylar önce ablacığın seçimiyle beraberce izledik. kendisi 11 bölümcük bir japon dizisi, japon dizilerin en güzel tarafı kısa olmaları (: dizi aynen bizim gibi yaşı geçmiş ve yalnız olan sakura etrafında dönmekte, bu sakura kuaför ve salonun başına geçmeyi beklerken eskiden tanıdığı hatta aralarında hafif uyuzluk olan rintaro müdür olarak  gelir bu da yetmezmiş gibi kapı komşusu da olur. dizi boyunca bunlar hep didişir durur (bence en tatlı yerler buralar) rintaro'ya aşık olan bi kızcağız bunların yakınlaşmasından korktuğu için kardeşinden yardım ister ve devreye genç ve yakışıklı hiroto girer (bu ikilinin tanışma faslı, başlangıç olayları da fena değildi). böylece dizimizin aksiyon kısmı başlamış olur. iki erkek bi kadın, aşk üçgenleri, acabalar, sevgi mi değil miler, rolller, seçimler gibi gibi. ayrıca sakura'nın arkadaşları, onların ilişkileri de işleniyor dizide.  adında her ne kadar külkedisi durumu varsa da şahsen ben öyle bişi göremedim dizide, öyle afet felan olmadı yane. dizide kaybeden ben oldum, başka türlü şeyler hayal ettim ama olmadı, haksızlıkkk. dizi, hem komik hem aşklı meşkliydi, çerez kıvamında bişiydi. kısa olduğu için yormadı, kendini izletti, kısaca fena değildi. japon dizilerinden hoşlananlar ya da başlamak isteyenler tercih edebilir bence.
görsel: yeppudaa

12 Ekim 2013 Cumartesi

imzanızı talep ediyorum

rize küçük yer olduğu için kitap satın almak için çok alternatifiniz olmuyor, illa internetten almak gerekiyor o zaman da bi kitaptan sebep kargo vermiyim bi kaç tane daha alayım olayı oluyor, o bi kaç taneye de benim bütçe yetmiyor işin kolayına kaçıp kütüphaneye dadanıyorum ben de. zaten ayda okuduğum kitap kadar kitap satın alamam, fakirim ben ühühü. işin şakası kütüphane olayını seviyorum, farklı bir kültür geliyor bana. ama pek tabi bulamadığım kitapları da şıp diye almak isterim ama nerdee. işte bu yüzden rosa'nın dünyası'nın yeni yazısını okuduğumda hemen katıldım. olay kitapların KDV'sinin kaldırılması, biliyorum imkansız gibi ama sadece umut (: siteye girip, imzalıyorsunuz bu kadar. belki bir iki kişi görür diye buraya da ekliyorum. http://imzakampanyam.com/Kitap-Fiyatlarindaki-KDV-kaldirilsin-imza-kampanyasi

10 Ekim 2013 Perşembe

hiç kimse sıradan değildir ve ikaz

markus zusak, aklımda olan yazarlardan biri idi. gerçi aklımdaki kitabı bu değildi ama ne bulursak kardır hesabı okudum pek tabi (: türü için ne denir bilmiyorum azcık maceralı azcık felsefik bişi. ed ve arkadaşları bir gün bankadayken bir soyguncunun gelip orayı soyası gelir, adamı canından bezdirdikleri yetmiyomuş gibi ed bi de adamı yakalar. zannımca bu nedenle ed birileri tarafından seçilir. posta kutusunda üzerinde mesaj olan iskambil kağıdı bulmasıyla oyun başlar. işte bazılarında isimler bazılarında adresler, ed'e yapılması gereken denmiyor onu kendisi bulmak zorunda, zaten işin zevki de zoru da orası, şunu şunu yap dense olay robotluktan başka bişi olmaz. işte kendini oldukça sıradan bulan ed, insanların hayatlarını değiştirmeye başlıyor. bi taraftan görevleri yerine getirirken bir taraftan da kendi hayatını anlatıyor. arkadaşları, annesi, sevdiği. bir hiç olan bir adamın değişimini gösteriyor bize yazar kişi. roman öncelikle farklıydı, heycanlı ve eğlenceliydi. ayrıca anlatımı rahat, okuması kolaydı, yazıları da kocaman olunca hiç sıkıntı çekmeden aktı gitti. vay anasını süper be değil belki ama benim için güzeldi. kitabın mesajı adından da anlaşıldığı üzere hiç kimse sıradan değildir, öyle mi acaba?
ikaz, polisiyeden ziyade gerilim tarzı bir roman. burda ön planda bir dedektif veya bir suç unsuru yok. başrolünde kendini fotoğrafa adamış kristin var ve bütün konu, olaylar kristinle ve fotoğraflarla bağlantılı. bir sabah bir otelin önünde dört ceset torbası görüyor ve fotoğraflarını çekmek istiyor o anda torbalardan birinde bir kadın elinin dışarda olduğunu hatta hareket ettiğini gördüğünü iddia etmesiyle gerilim başlıyor. öncelikle bu olay gerçek mi bir rüya mı onu anlamaya çalışıyoruz, sonra sürekli kabuslar, çekilen fotolarda çıkan değişik haller, ölü insanları görme, uyarılar almalar felan filan. amaç kadın kafayı mı yedi yoksa gerçek mi bunları öğrenmek. bu konuyla eş orantıda giden bir de aşk yani maykıl var, ama bu taraf ta sorunlu adam evli felan onun ailesiyle ilişkileri, karısı, çocukları da işleniyor. acaba adam seviyo mu, kafasında ne var, neler planlıyor, son nokta da bunlarla alakalı. fikrime gelecek olursam, benim için oldukça sıradan bir kitap. bazı noktalar aydınlanmadı ki en sevmediğimdir. fakat olumsuzluklara rağmen kendini okuttu, sürükleyiciydi.

28 Eylül 2013 Cumartesi

fiyakalı filmler

sittin sene sonra birkaç film anlatayım dedim, hem de hepsi birbirinden mis. yılda bi kez yazdığımdan iyileri yazmak en mantıklısı olsa gerek. ilk sırada, miracle in cell no. 7 var. gerçekten de tam anlamıyla mucizelerin olduğu bir film. bir taraftan deli gibi kalbinizi acıtırken diğer taraftan içinizi ısıtıyor. hep ablamın suçu göz ucuyla bakarken kitlendim kaldım. esas adamımız, hafif zihinsel engelli bir baba, hem de nasıl baba çoğu insanın olamayacağı kadar mükemmel. filmin daha en başında senarist zaten ağzınıza ediyo, o yürek ezikliğiyle devam ediyosunuz filme. bir yanlış anlaşılma sonucu yong goo (tabi ki adına baktım), hapse düşüyor. adamcağız hem kızına aşık bi baba olduğu için (bu arada anne felan yok kız yalnız yani) hem de zihinsel sorunları olduğu için çok zorlanıyor, durumu anlamıyor felan. fakat onun da şansı düştüğü koğuş, koğuş arkadaşları onun için elllerinden geleni yapıyor, suçsuzluğun ispatlanmaya çalışılması, kızı ile buluşturma çabaları felan. işte biz bu hem acıklı hem komik hem de güzel süreci izliyoruz. film tam bir dram fakat tebessüm ettiren sahneleri de az değil. oyuncuların hepsi birbirinden başarılı, kaliteli isimler. başrol zati kendisi her türlü hayran olunacak bir oyuncu, performansı süper ötesiydi bence. harika bir diğer oyunculuk da küçük kız sergiledi ama nasıl tatlı nasıl yemeklik bişi, şaka gibi bu kadar küçük çocukların bu derece başarılı olması. sonuç: bol ağlamaklı, bol sevgi dolu, bol kalp sıkışmalı ama acaip güzel bir film.
bir diğer mis filmlerden biri de, sympathy for mr. vengeance, türkçeye haklı intikam olarak çevrilmiş. oyh aklıma gelince içim cızladı yine. başrolde sağır, dilsiz ve böbrek hastası olan ablasını kurtarmak için deli gibi çalışan bir adam var. adam ameliyat parası için bir ton ter döküyor lakin puşt düzen bozuk olduğu için böbrek sırasını daha zengin insanlar alıyor felan, o da böbrek bulmak için organ mafyasına bulaşıyor, az daha bok yoluna giderken avucunu yalıyor ve parasını kaptırıyor. pek adil olan dünya böbrek şansı sunuyor ama para yok, ee para bulmak için sevgilisiyle büyük büyük belalara bulaşıyorlar. bu arada keyifli sahneler izletiyorlar bize ama dram olduğu için acının da dibine vurduruyolar. yanlış anlaşılmalar, talihsizlikler, yok be artıklar ve bol bol kan mevcut filmimizde. filmin esas konusu intikam, hep birileri intikam almanın derdinde. filmin en güzel tarafı acaip şiddet içerikliyken çok derin sevgi unsurları barındırması, öyle bir garip işte. bu filmde iki uyarı var aşırı kan gövdeyi götürme durumu olmasının yanında az buçuk aşne fişne sahneleri de var (: filmde güzel ters köşeler vardı, beklenmedik olaylar, harika oyunculuk ve çok iyi bir senaryo vardı, kısaca pek çok sevdim.
araya acaip güzel bir çiftin romantik komedisini karıştırayım hep gerilim nereye kadar. very ordinary couple, başrolde aşık olunası le min ki var, ona da çok hoş bir hatun eşlik ediyor. aslında renkli rünklü bir konusu yok. şöyle ki ne senle ne sensiz durumu özetidir filmin. aynı yerde çalışan bu arkadaşlar uzunca bir süre çıkıyorlar ama kimse bilmiyor felan, bi ayrılıyolar, ortalık darma duman, bi barışıyolar cicim günleri felan, sonra kıskançlıklar, kavgalar, misillemeler, yeni arayışlar, bunalımlar. adından da anlaşıldığı üzere tipik bir ilişkiyi anlatıyor. ama adam acaip güzel olunca, kız da ondan geri kalmayınca bi güzel izliyosunuz filmi, evet harika değildi ama çok gerçekti (:
son olarak adamı öldürebilecek kıvamda olan lee byung ustanın filmi, a bittersweet life var. adama usta demiyeyim, öldüren cazibe demiyim de ne diyim a dostlar (: bu film çok uzun zamandır aklımdaydı, geri kalanlar gibi. film, bildiğin mafya filmi. bu tarz filmlerle pek çok benzer noktası var, ayrıca ayırt edici bir senaryosu da yok ama lee byung var (: yok yok kötü değil. bizimki patronun sağ kolu kıvamındadır, aslında her şey yolundadır ta ki patronu ondan sevgilisini takip etmesini isteyene kadar.  sevgili de taş shin min, filmde kendisi zilligillerden olup, korkmayıp hovardalık ediyor, bizimki de bu durumda bir karar veriyor, hah o karar bunun başını yakıyor pek tabi. bu noktadan sonra iki üstte anlattığım film gibi intikam olayı devreye giriyor, herkes birbirinin peşinde, yakalayan ve sona kalan kazanır (: byung ve mafya olunca tabi bu filmde de şiddet var ama öyle ıykk dedirten cinsten değil. film mafyatik ama duygusal da yani, kazık yemeler, yenilmeler, ölüm hissiyatı, aşk kırpıntıları, içlenmeler felan. bol duygulu adam da döktürmüş resmen, hisleri yüzünden akıyodu. film benim için geçerli ve güzeldi ama bu korelilerin mafya filmleri beni benden alıyor, adamlar mafya ama hep dövüş hep bıçak anasını satayım nası mafya bunlar ya. gerçi sonra silahlar giriyor devreye ama, bin kişi var bi adamda silah var, komik, gerçekçi değil. biraz da ölümsüzlük var, adamlar ölmüyoo arkadaş (: ama ben bu kusurları gördüm mü tabi ki hayır. şaka bi yana bi adam yaralandıkça, bakımsızlaştıkça daha güzel nasıl olur bunun bi izahı felan olmalı. adam evlendi barklandı terbiyesiz ben (: buradan bekarlara sarkmanın serbest olduğunu çıkarımlıyoruz (: sustum.
görseller: twitchfilm.com, yeppudaa.com, bntnews.co.uk, en.wikipedia.org
 
 

17 Eylül 2013 Salı

unutulan sesler

unutulan sesler, görüldüğü üzere michael connelly'nin kitabı. daha önceden kayıp delil'ini okumuştum amcanın. kayıp delil'i pek beğenmemiştim ama kitabı görünce bir şans daha vereyim dedim. ve en azından bir öncekinden daha iyi bir kitap okumuş oldum. bu kitap ta kayıp delil'deki gibi harry bosch karakterinin olduğu serilerden biri. daha önceden de dediğim gibi aynı karakterlerin yani dedektiflerin olduğu kitapları seviyorum. kitap tipik bir polisiye. bosch, başarılı bi dedektif ama çözemediği olaylar da var, bunlardan birisine de oldukça takıntılı durup durup tekrar inceliyo. tam da yeniden davayı incelerken dava ile ilgili daha önce şans eseri yakalanmış bir seri katilin itirafı ile başlıyo kitap. ama bu itiraf masumane bir itiraf değil, işin içinde planlar, antlaşmalar, bir savcının oy hesabı felan var. harry de dava ile ilgili olduğu için bu olayın içe çekiliyo, katile keşif gezisi yaptırılırken hopp ortalık karışıyo, işin rengi değişiyo, harry de işin peşine düşüyo tabi, bu olayda kendine yardımcı olsun diye daha önceden de tanıştığı rachel'ı da alıyo yanına hem iş güç hem aşk meşk bi yanda götürüyo beyimiz. harry hem katilin peşine düşüyo hem de dönen dolapları ortaya çıkarmaya çalışıyo, bana da okumak düştü. tipik bir konuyu farklı işlemiş, ters köşeleri de oldu, hmm deyip aa da dedirtti. böle ayy ne oldu diye diye sayfa çevirten bi kitap olmadı ama okurken de sıkmadı. diğer kitaptaki gibi kapalı konular da bırakmadı. orta seviyenin bi tık üstünde bi polisiye oldu.

8 Eylül 2013 Pazar

kedi cenneti

azra ve büşra, oturuşlara bakkk (:
on küsür gündür muradiye'deyim, burayı seviyorum. bizde tatil olayı olmadığı için bana burası tatil gibi geliyor, öyle hissediyorum. ahh bi de bütün ailemle, kardeşlerle ve arkadaşlarla olabilsek. burada toplancan, oyun, muhabbet, yemek, içmek, demek, gülmek ohh mis. ama maalesef, bu günlerden pek tat alamadım. ilk günlerde ağzımda bissürü yara vardı, ağzında yara olan bilir, insanı canından bezdirir. benim de bütün hayat enerjimi aldılar, oldukça keyifsizdim.
azra ve büşra'nın annesi ama onları sevmiyooo
sonra onlardan kurtuldum bu sefer girip oldum o da epeycene zorladı beni hatta hala hastayım. aynı günlerde malum hastalık aldı onla da uğraştım ee onun tetiklediği migrenim de geldi o da iki gün canımı aldı, ayyy resmen on günüm burnumdan geldi. hastalık haricinde, sadece ilk günler hava güzeldi sonra hep yağmur, ee yağmur olunca eve tıkılıyosun ama onun da keyfi başka çünkü soba yaktık ohh mis.
gelip geçen bir misafir
fabrikadaki eğlencemiz nasıl hayta ise burda da kediler oldu, ancak onları izledik ama maalesef oynayamadık. çünkü aşırı korkaklar, artık birileri bi zarar mı vermiş anlamadık. o kadar uğraştım ki sevebilmek için, sürekli annem yedirdi fakat annem bile sevemedi. sadece büyük olan sarı kedi sevdiriyor kendini, o zaten öyle yapışkan bişi. önce siyah beyaz yavrular burdaydı. hatta isimleri de var küçüğü azra büyüğü büşra (erkek). annem sürekli küçük kızlarım, küçük büşram, azram diye seviyor ama onlarda tık yok.
bunların adı yok. sarı kedi ve ailesi, ortadaki en uyanıkları
annem hep bakalım sarı kedi ne zaman getircek yavrularını diyordu, bi gün baktık ohoo üç yavruyu tutmuş gelmiş. sarı kedi, yavrularını çok seviyo ve sahip çıkıyo sürekli emziriyor burda yedikleri halde. bu küçük yavrular sen bizimkileri korkut, tısla felan, kaçırdılar resmen. çok korkaklar yaeee. şimdi öyle onlara ayrı felan vermeye çalışıyoruz yesinler diye, korkudan yemek bile yiyemiyorlar, yanlarına az yaklaş hemen vınn. ama keyiflerini de biliyorlar, mesela birisini yatağımda yakaladım ohh yayılmış, beni görünce elektrik çarpmış gibi oldu nereye kaçacağını şaşırdı (:
ama çok asilimdir, kıçım taburelere layık (:
lafın özeti ailecek hayvan seviyoruz, keşke apartmanda da imkan olsa, babam hayvanların eve kapatılmasına çok karşı, ehh pek haksız sayılmaz. fabrikadaki hayta özgür olmasına rağmen illa bahçeden de çıkmak istiyor, dost ise tehlikeli olduğu için bağlı, o da gezip oynamak istiyor, ağlıyor resmen. ben korkuyorum ondan işte farukla abla gezdircek te gezcek, dışarı çıkarınca da çekiniyoruz, allah korusun saldırır felan, zaten istese hemen çıkar ellerinden, aşırı güçlü, yazık işte bağlı olunca özgürlüğü kısıtlanıyor, ne bilim olsa bi dert olmasa bi dert. yazının amacı kedilerin görselleri, ama illa zırvalıycam (:
şunların masumiyetine bak ya, nasıl huzurlular


3 Eylül 2013 Salı

ı hear your voice

dizi aleminde her ne kadar eskisi gibi efor sarf edemesek te kendi çapımızda takılıyoruz. bizde kararları abla kişisi veriyor ben ne var ne yok takip dahi etmiyorum o seçiyor ben de tam bi hazır yiyen olarak önüme geleni afiyetle yutuyorum. salonda ailecek takıldığımız için ancak aile bireyleri yattıktan sonra ya da kafamıza eserse izlediğimiz için çok ağır ilerliyor diziler. ben zaten önce kaç bölüm diye soruyorum, ey gidi eskiden diziler bitmesin isterdim, iki günlük keyfin tadı damağımda kalırdı şimdi öyle değil. burnumuz çok büyüdü beğenmez olduk. neyse, bu diziye sanırım ben tek başıma başlasaydım, yarıda bırakabilirdim. nedense çocuk ilk bölümlerde çok gözüme battı halbuki kendisini secret garden'da oldukça beğenmiştik ailecek (: öncelikle dizinin en önemli avantajı bence konusu, diğerlerine göre oldukça farklı bi nevi hukuk dizisi. hukuk dizisi ne demekse işte hep bi avukatlar, savcılar, mahkemeler, davalar felan.
dizinin konusu, kızımız(ablamız) bi arkadaşıyla (ki kendisi savcımız olmakta) bir cinayete şahit oluyor, hatta onun sayesinde küçük çocuk ta ölümden kurtuluyor.(ki bu çocuk da başrol) işte bu davanın mahkemesinde katil kişi (ki o da dizinin kötü karakteri)'nin suçlanması için tanık olmaları gerekiyor ama katil onları tehdit etmiştir, iki kız aralarında olan hırs nedeniyle birbirlerine gaza getirmişler ve hye soung, korksa da ifade verip adamı yakalatmıştır. belki onun da etkisiyle kendisi avukat oldu fakat başarısız, umursamaz sadece parasının peşinde. amacı kamu avukatı olmak artık nasıl başardıysa oldu bi şekilde yine aynı gidişattaydı fakat bürodaki diğer kamu avukatı (ki kendisi yine secret garden da aşık olduğum oska olmaktadır) onun düşüncelerinin değişmesinde çok etkili oldu.
karşısına çıkan ilk davada, eskiden beri onu arayan çocukcağız so ha ile karşılaşıyolar. hanım kızımız tanımıyor tabi. so ha, insanların gözlerinden akıllarını okuyabiliyor bu özelliği sayesinde jang hanıma yardımcı oluyor böylece arkadaşlıkları hırala gürele başlıyor. sonra bu ikilinin düşmanları hapisten çıkıyor ve bunların peşine düşüyor. işte asıl hikayede böyle başlamış oluyor. ölümler, kaçışlar, davalar bu süreçte bissürü saçmalıklar da oldu tabi ki, misal yaş farkı yaeee ne gereği var daha yakın olsunlar öf, bu koreliler neden illa yaşlı hatuna bebeleri layık görüyor ki anlamıyorum (gerçi benim işime geliyor).
diğer rollere gelirsem ikinci adamımız kwan woo, ay ben seni yerim, ben sıkı destekçisiydim, farklı bir kafada adamdı hem sevdim hem kızdım. savcı kızımız var kötü kız olarak başladı diziye ama sonra toparladı, iki kadının didişmesi hoştu. kötü adam katil kişi, aslında fena adam değildi ve rolünü çok iyi canlandırdı bence, işte neden katil olduğu anlatıldı, o süreç soru işaretleri bırakmadı akıllarda. üstat avukat ve sekreter vardı bi de yargıç var ki çok keyifliydiler. so ha'nın arkadaşları da ciciydi. ve jang hanımın annesi ahhh süper bir oyuncu, kesinlikle. aklıma başka bişi gelmedi, çok da karışık anlattım zati, neyse bu dizi ablamın dediğine göre çok beğenildi kendisi de benden daha çok beğendi. benim için ise ortalarda kaldı. dizi 18 bölüm ama gereksiz yere çok güzel 14,15 de toparlanabilirdi. yazıyı okumuycam yoksa silerim, öle işte bay (:
görseller: asianjunkie, seoulbeats, allkoreandrama, vimeo.com.

30 Ağustos 2013 Cuma

kalp


cevizin bana yaptığı sürpriz, hayat ta böyle bir güzellik yapsa ya, beklemedeyiz (:

27 Ağustos 2013 Salı

kayıp gül


kayıp gül, bir kaç yıl önce oldukça popüler olan bi kitaptı, ben de elime geçince bi baktım, bissürü alıntı, bissürü dile çevrilmiş, işte küçük prens vari felan denmiş, hmm ne kadaaa iddialı dedim bi de ben okuyum bari, eksik kalırım felan. ana karakterimiz diana, bu güzel, zengin ve başarılı olan kızımız çok sevdiği annesini kaybediyo, işte bunalımlar felan, bi gün kendisine annesinin ona bıraktığı mektuplar geliyo kapıya. önce okumuyo felan sonra yürüyüşe çıktığı parkta, bi dilenci ile karşılaşıyo, allahın işine bak sen artık fal ayağına buna mektupları okumasını söylüyo, kızımız da pek etkilendiği için okuyo tabi ki. işte mektuplarda bi kardeşi olduğunu ve onu bulmasını istiyo annesi, diana'da bunun peşine düşüyo. kardeşinin izini sürerken, yolu istanbula düşüyo, işte burda gül'ü duyabilmek felan fişman bana oldukça manasız gelen bişiler oluyo. hani küçük prens, martı nereee bu nere. diana'nın zeynep hanımla muhabbetleri az sıktı beni. ama işte hane kardeşi nerde nerde diye diye okudum, sonunda da oyh diye kaldım (: böle kişisel gelişim tarzında bi kitap diyebilirim, bence pek basit bi anlatım olmuş, şahsen beğenemedim ben böle şaşalı nasıl pazarlamışlar hayret (:

17 Ağustos 2013 Cumartesi

durum budur




Allah'ım zalimleri yerle bir etsin, çevirdikleri oyunlarda boğsun inşallah. kör olan, işine öyle gelen ülkeleri, siyasetçileri, insan olmayan insanları da gör yarebbim. zulüm altındaki masumları, sana sığınanları sen koru güzel allah'ım.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

cerrah

ayh taslakta o kadar çok kitap yazısı varki bişi paylaşmıyoruz bunları paylaşayım bari. cerrah, tess gerritsen'in tıbbi gerilim romanlarından biri. pek sevdiğim gerilim, polisiyenin içine bi ton tıbbi terimler, doktorlar, aletler, kanlar son sürat giriyo. her kitapta olduğu gibi burda da oldukça psikopat bi herif hatta birkaç herif mevcut, ama arkadaşın taktiği ya da amacı oldukça farklı, işte sana ya neden ki dedirtiyo, merak ettiriyo adamı. cinayetler iki sene felan farklı yerlerde oluyomuş, aynı tarz fakat bostonda tekrarlanınca dava yeniden açılıyo, bu olay taklit cinayet mi yeni bir katil mi, ince detayları nasıl biliyorlar felan. polisler olayı araştırmaya başlayınca cerrahın elinden kurtulan doktor cordell'i de işin içine katıyolar. bu katilcağız da cordelli elinden kaçırdığı için çok pis kafayı takıyo bu hatuna. kadın doktor olunca işte olayın içine türlü ameliyatlar da giriyo, hastalar, hastaneler olaya dahil oluyo, şu kan değerinden şu hastalık ortaya çıkar gibi gereksiz bissürü bilgiyi de paylaşıyo yazar bizimle sağ olsun. katil yakınlarda dolandığı için tahmin etmeye çalışıyosunuz, zaten yazar şüpheli veriyo elinize, siz de acaba o mu lan diye diye okuyonuz kitabı işte. bi de polisler cephesi var, onların karakterleri, ilişkileri felan da güzel işlenmiş. ayh işte bi yanda cerrah bi yanda gerçek cerrah bi yanda da polisler hep bi koşturmaca hep bi gerilmece. bazı kısımlar sıkıcı olsa da genelde sürükleyiciydi. işte bazı ip uçları güzel çözüldü, bazı ayrıntılar ilginçti sonu ise bana göre oldukça basitti. genele yayarsam fena değildi diyebilirim.

27 Temmuz 2013 Cumartesi

animelere devam


şuraya ramazanda kapalıyız yazısı assaydım daha iyiymiş. yazıları okudum ettim ama bi türlü yazamadım, şeytan bindi omzuma (: şöyle hayırlı ramazanlaaarrr bile diyemedim aha da bitti gitti. neyse geliş amacım animeciklerimi yazmak. ablayla dizi izleme çalışmalarımız devam ediyo ama pek başarılı olamıyoruz, burnumuz kalktı bi kere hiç bişi beğenmez olduk (: 
ilk anime, kuragehime prenses denizanası mıydı neydi la adı öle bişi işte, denizanasıyla ilgili olduğu kesin. hangi bloktu hatırlamıyorum ama bi yerde gördüydüm kısa olunca hmm şuna bakayım bari dedim. şimdi öncelikle animede beş tane evde kalmış kız var, aynı bennn (: burdan bi çekti beni tabi, işte pansiyon gibi bi yerde kalıyolar ve erkeklerin girmesi yasak tabe. kızımız tsukimi denizanalarına aşık, canı darlandımı gidip petşopun camına yapışıyo, bu beraber olmamaları gereken denizanaları bi akvaryuma koyulunca ölcek diye delleniyo ama kızda tiki hastalığı olduğu için iletişime geçemiyo elemanla, hemen imdadına acaip tiki görünüşlü çokkk güzel bi kız yardım ediyo, tsukimi de onu odasına davet ediyo felan, ama uyanınca bi de ne görsün kız gitmiş şukelaaa bi çocuk gelmiş yerine, bi türlü anlam veremedim ama oğlumuz kız kılığına giriyo, öle gezip tozuyo. ama çokkk datlı bi de ortalığı karıştıran abisi var işte kıskançlıklar, azcık aşklar felan, bi de en komiklerden şoför var yerink. ayh şiştim, yani kızların korkuları, çekinceleri, tepkileri, konuşmaları, değişimleri keyifli, eğlendirici, komik. ama yarım kaldı bence, belki ikinci sezonu düşündüler ama benim bildiğim yok, çünkü mangası devam etmiş. izlenebilir.


şimdiye kadar izlediğim animelerden death note hariç, sanırım hepsi böle çerez kıvamındaydı, biraz da değişik şeylere bakayım dediğimde işte en beğenilenleri araştırmaya başladım ve içlerinden another'ı seçtim. anime, gerçekten de ilginçti, konusu güzeldi, görüntüler güzel, çizimler, kuklalar harika. konuya gelince,çok eskiden orta okulda çok süper ötesi bi kız varmış ama ölmüş, arkadaşları da çok sevdiğinden hayatlarına o varmış gibi devam etmişler. artık o yüzden mi neden bi lanet gelmiş o sınıfa ve yıllar sonra bi şekilde sınıftan çocuklar ve yakınları ölmeye başlamış. oğlumuz, okula yeni gelmiştir ve sınıfta da misaki adında kimsenin muhatap olmadığı bi kız var, işte oğlumuz buna bulaşıyo, konuşmaya çalışıyo felan işler de öyle başlıyor. ölümler, kim öldürüyo, nasıl oluyo, ölü olan kim, lanet mi var nedir diye diye izletiyo kendini anime. ölümler felan hep bi değişik hep bi atraksiyon, özellikle son bölümlerini çok beğendim işler çözüldüğü için yani sonu var çözülüyo (: öle işte beğendim ben en azından kanlı manlı bişi yaaa. halaa çerez izleme niyetinde olmadığım için, arayışlarıma devam ettim ve itinayla kaçındığım vampire knight'ın kapısını çaldım. ilki bitti, ikinciyi de izleyince onu da anlatırım artık. o zaman öptüm.
görseller: yeppudaa ve fanpop.

11 Temmuz 2013 Perşembe

otuzu devirmek

başlık her ne kadar bu günlerimi yansıtsa da aslında bir kitap anlatacağımdır. kütüphanede yoğun bir şekilde kitap arayışındayken elime geldi kendisi. adını okuyunca zaten direk okumalıyım dedim. neden çünkü ben de otuzu devirmek üzereyim, belki de yazıyı yayınladığımda devirmiş bile olurum. mis gibi tam tamına otuz oluyorum kitaptaki anlatıcı beyimizin de otuz olmasına günler kalmış. nedense bi telaş almış beyefendiyi. kendisi çocukluğundan beri otuz olmanın hayalini kurarmış çok matah bişiymiş gibi. ama otuza yaklaşınca da böle bi yusuf yusuf olmaya başlamış, lan neyiz ne olcaz hesabına. kitap anlatıcının yani matt'in iç dünyasında kendisiyle hesaplaşmasıyla başlıyo bi nevi. aşk hayatındaki gelişme, iş hayatındaki değişikliklerle kendini bi anda memleketinde buluyo. ve eskiye dönüp, eski arkadaşları neydi ne oldu olayına giriyo. işte tekrar aile ile olma, arkadaşları arayıp bulma, toplaşmalar, eski anılar, aşklar, sırlar, hayaller. matt eskiye takılıp kalmış bi adam, bazı bağları koparıp atamamış, zaten kafası karışıktı bi de anı ile yani nostalji ile sevgiyi birbirine karıştırınca iyice allak bullak oldu dünyası. işte ben de keyifle o dünyaya misafir oldum. otuzu devirmek, aslında biraz da kişisel gelişim kitabı gibi, ben de aynı durumda olduğumdan kendimi de bol bol sorguladım. benim de çok çok arkadaşlarım oldu, keyifli anılarım. ama şimdi elimde hiç biri yok, bi ablam bi de esram var. bissürü arkadaşlıklar hiç oldu gitti. hepsi bi yerlere dağıldı. başa yine yalnızlık düştü. neyse kitap konuşuyodum öle işte hiç bir beklentimin olmadığı sadece adıyla beni çeken bi kitap oldu. otuzumu devirirken otuzu devirmek hoş oldu. otuz olanlara tavsiye edilebilir. hoş bir birliktelik (: ne çok otuz dedim di mi ama hala sevimli gelmiyo :ühü:

3 Temmuz 2013 Çarşamba

30 oldum ben


her ne kadar bir yıldır 30 yaşında olduğumu söyleyip kendimi hazırlasam da artık gerçekten de 30'um. bildiğin 30, 3 tane onluk, 30 tane yıllık bilmem kaç tane gün. 30 demek ablalıktan çıkıp teyze rütbesine yükselmek demek, resmen evde kalmış kız kategorisine sokulmak demek, 30 demek yolun yarısına beş kaldı demek. dün internete girdiğimde böyle bir sürprizle karşılaştım, kim bilir ne zamandır var bu uygulama benim başıma ilk kez geliyo, kara cahil olduğum için ablamın planladığından bile şüphelendim (: ilk anlamadım tabi, halla halla bugün genelde madımak yüzünden kötü anılır, kim doğmuş, neyi kutluyolar diye merak edip üzerine okla geldiğimde doğum günümü kutladığını gördüm, valla çok hoşuma gitti (: ablama şeysini yaptırdım kanıt diye (: 


geceden esra arayınca anaa bu saatte niye aradı diye içimden geçer geçmez doğum günüm geldi aklıma, bildiğin çıkmış aklımdan. saat bir felandı, ablamında aklına o zaman pasta olduğu geldi galiba (: hani genelde 12 dönünce olur ya, pastamı getirdi, her zamanki gibi üç kardeş, kestik, yedik. farukla bayağı bi mücadele ettim üstündeki meyveleri tek tek yememesi için, bu sefer mumları söndüremedi ama, bizzat kendim söndürdüm, 30 yılı temsil eden 3 mumu.


sonra dışarı çıktım, telefonla felan konuştum esrayla, odaya döndüğümde bu güzellikleri buldum. nası güzeller, parlak ve üzerinde notlarla, sanırım en büyük zevk aldığım şey bu, birilerinden balon almak. söyledim zaten balon almasaydınız, eksik olurdu, küserdim (: orda köpekli kolumdan öptüğünü yazıyor çünkü, iki, üç gün önce sevgili ayıdan kırma olan köpeğimiz dostun bi nevi saldırısına maruz kaldım. hep beraber muradiyeye giderken, dostu uzun zincirle bahçeye bağlayalım dedik, fabrika ne de olsa birileri girmesin diye. ablam onla ilgilenirken ben de yanlarındaydım ama akıllı ben bağlı olduğunu sanıyorum ve bana da bi tepki vermiyo. ben normalde köpekten asla korkmam, ama dost geldiğinde ablam önünden yemeği alırken felan kolunu ısırmıştı az, onun yüzünden bende de korku kaldı bi de çok büyük kendisi iri bir rotvaydır. niye bilmiyorum sevmek için mi yoksa saldırmak için mi, oynamak için mi çözemedik, bu üzerime doğru koşmaya başladı ben de kaçarak onu kızdırmadan böle geri geri gitmeye başladım çünkü zinciri kısılcak diye bekliyorum nerdee bağlı değil ki, bu önce kolumu kaptı, aldım acıyı ben, sonra da düşürdü beni, ben 170 lik, 59 kilo insan (: dağ gibi devrildim tabi, başım çok kötü çarptı, kocaman bi şiş te ordan kaldı, çıktı üzerime, daha hatırlamıyorum ben, yüzümde de pati izi felan vardı, öyle ablam dona kalmış annemin bağrışlarıyla çekti dostu, öyle zorlandı ki ayakları felan soyuldu onun da. yerimden öyle zor kaldım ki, korkudan, sinirden bi de ağladım, su felan içince geçti. bu sefer annemler acil acil diye yedi beni ama ben pes etmedim, gitmedim bi yere, kötü olursam giderim dedim. kolumdan değil de başıma aldığım darbeden çekindim ama domuz gibiydim bişi de olmadı (: sonra ağrılarım geldi tabi, kolumda kocaman bi morluk, bi sıyrık, başımda, kıçımda ağrılar. neyseki bi sorun olmadı, hala neden böyle yaptığına bi anlam veremiyoruz, ablamı da bi kere düşürüp, yüzünü felan hep yaladı oynamak için ama benimki bana pek öyle gelmedi. neyse uzun lafın kısası o yüzden köpekli kolumdan öpüyo (: 


hediyeme gelirsek aslında bana bi tablet aldılar, sevgili kardeşim ağzını tutamayıp, karıştırmak isteyince yaklaşık iki hafta önce hediyem ortaya çıktı, ama iyiki de çıkmış, çünkü memnun kalmadık, nete modemin uzağından bağlanmıyodu, o yüzden benim de ısrarımla geri gönderttim, parasını da acımıştım zati. böylece kendi isteğimle hediyesiz kaldım sandım ki güzelim yüzüklerimi de verdi abla, bana zaten balon bi de yüzük ver, eheeyy neyleyim tableti, gerçi olsa fena olmazdı tabi (: malesef günüme özel bişi yapamadık, çünkü hiç sevmediğim yağmur olayı bi aydır yağmadı durdu durdu, bi kaç gündür esir aldı bizi, başka bişi istemezdim de, gece şöyle sahilde bi çay güzel olurdu, o da başka zamana artık.belki artık olgunluk çağındayım ama çok çok uzun zamandır farkındayım, elimde olan tek şey ailem, gerçekten de onlardan bi de sağlığımdan başka bir şeyim yok, tek dileğim onların mutlu olması, kardeşlerimle deliler gibi eğlenmek istiyorum, yüzlerinin gülmesini, anneler ve babalarımın huzurlu ve sağlıklı olmasını istiyorum. çok zor zamanlardan, sınavlardan geçiyoruz, istiyorum ki çarçabuk bitsin, hayırlı bi şekilde sonuçlansın bütün olumsuzluklar. benim de dileğim bu olsun.

27 Haziran 2013 Perşembe

günün karesi


her ne kadar hayat boktan olsa da papatyalar pek güzel. 
böyle küçük detaylar tebessüm ettirebiliyorsa daha ölmedik demektir (:

21 Haziran 2013 Cuma

film izlemece, izletmece

teee nisan'da film yazmışım ya ben. gerçi ondan sonra çok çok da bişi izlemiş sayılmam. köyde olduğumdan, iş, güç bi de ailecek oturunca pek film izlemeye fırsatımız olmuyo. tek tük ablayla izliyoruz, dizi bile izleyemez hale geldik. bari izlediklerimi yazayım da aha bi aralar bişiler izliyodum diye motive edem kendimi. late autumn, sittin sene önce indirmiştim, izlememek için epey savaş verince, sonunda izlemeye karar vermiştim. filmi merak ettiren içinde bi adet hyun bin olması bi de afişin hmm dedirtmesi (: film zavallı bi o kadar da garip olan bir hatunun deli gibi kaçışıyla başlıyor sonra anlıyoruz ki hatun kişi kocasının iptal tuşuna basmış. gel zaman git zaman kadın, annesinin cenazesi için hapisten izin alıyo ve cenazeye giderken de bizim yeme de yanında yat cinsinden olan hyun bin'le karşılaşıyor, beyimiz de yaramaz bi adam, parayla hatunlarla beraber olan biri, başı da pek tabi belada. işte bu ilginç insanların tanışması, geçmiş hikayeleri, neydi ne oldular, duygusallıklar felan filan. az biraz entel filmi olduğu için sıkıcılık ta vardı az biraz. aklımda kalanlar kadının pek güzel olması, adamın of off dedirtmesi ve sonunun ayhhh dedirtmesi (: güzel yüzler için izlenilebilir ve sansızlık bol sövülür.
a company man, bu filmde so jı çok çok tatlıydııı. aklımda bi bu kalmış :p adından da anlaşılacağı üzere bi adam var ve bir şirket için çalışıyor, şirket ise karanlık bi yer. adamın görevi, öldürülmesi gereken insanları ortadan kaldırmak, tabi işinde usta ve yükselmek üzere. bi gün yanında çalışan ortak gibi bebenin de nedendir bilmem öldürülmesini istiyolar, işte film de burada başlıyor. so  jı şirketi, patronu sorgulamaya, onlara karşı çıkmaya başlıyor. ters köşeler felan. tabi bu şirketin hiç hoşuna gitmiyor ve başlıyor bi kaçma kovalamaca. bunların arasında bi de aşk giriyor devreye, oldukça yalnız olan adam sevmeye başlıyor, oyh. filmi beğendim ben, özellikle sonlarını, tam hatırlamıyorum ama kesin ağlamışımdır ben. hem atraksiyon hem ağlamaca anlıycanız.
the scent, açıkçası online film ararken, görüntü kalitesi yüksek olduğu için izlemeye karar verdiğim bir filmdi. filmde işten uzaklaştırılan, kaçak dedektifçilik yapan bir polis var başrolde. işi gücü, fuhuş yaparken karı veya kocayı basıp, boşanma davaları için delil toplamaktır. bi gün bir kadın kendisine başvurmuştur ama olaylar oldukça karışıktır, adam ölür felan ve sevgili şapşal dedektifimiz ilginç olaya bu şekilde dahil olmuştur. işin içinde bi sevgili var, sevgilinin sevgilisi var, adamın sapıklıkları bişi bişi. dedektif bey işi çözmeye çalışırken, olaylar onun başına bile patlar, hapse düşmek üzeredir ve kendini temize çekmek için iyice işin peşine düşer. yani değişik bi senaryo, olayları iyi karıştırmışlar. filmi beğendim ama filmden çok dedektifin yardımcılığını yapan, böyle saf bi çocuğu canladıran adama bayıldım, feci oyunculuktu filmden çok onu izledim ben, sadece bunun için bile izlenebilecek bir film. 
a dirty carnival, efenim film jo in sung'un filmi olunca bizim abla yapışmıştı illa izliycez illa izliycez diye. ben adamı ilk burda izlemiştim, o kadar önce izlemişim yane (: öncelikle filmi ilk oturuşta izleyemediğimizi itiraf edeyim. hep güzel film anlatcak değilim ya (: sung'cuk mafyanın içinde olan yükselmeye başlamış bi delikanlıdır, ama bu yükseliş ondan büyük olanların pek hoşuna gitmez. bi yandan bunlarla uğraşırken diğer yandan eski bi arkadaşıyla karşılaşır, pek kıymetli bu arkadaşı yönetmendir ve mafya filmi çekmek ister ve bizim salaktan yardım alır. işler karışınca arkadaşını uyarır lan bak bizi ele verme, çaktırma filmde felan diye öldürmez yani, ama arkadaşı başına belalar açar, işte bu belalardan sebep çocukcağızın başı yanar, yediği kazıklarla kalır zavallıcak. filmi pek beğenmesem de sonu içinize oturuyo, hane bi öküz gelip yerleşiyor böğrünüze.
çok uzun post olmasın diye son olarak a frozen flower ile bitiriyorum. bu da jo in sung'un bir filmi. bunu ablam izleyip tüm itirazlarıma rağmen tüm ince detayına kadar filmi bana anlattı. senaryosu oldukça ilginç geldiği için her haltı bilmeme rağmen oturup bi güzel izledim. filmi anlatmadan önce bildiğin porno diyerek uyarımı da yapayım. sung, kralın komutanı gibi bişi ona çok yakın. kral tee çocukluğundan beri onu takip etmiş ve yanında yetiştirmiştir. kral ve sung her manada yakınlar cinsel anlamda da, kral sung'a deli gibi aşık. şahsen ben ilişkilerinden rahatsız olmadım, kralın bakışları öyle sıcaktı ki, tuhaf bişi anlatamıyorum neyse, anlaşıldığı üzere kralımız gay, haliyle kraliçe ile bi münasebetleri yok ama politik işler kötü olduğu için çocuğa ihtiyaç var. kralımız bu zor işi en güvendiği insandan yani sung'dan istiyo. işte böylece sung ve kraliçe ilişkiye giriyor ve film de mis gibi başlıyor. bi yandan kral ve aşkı diğer yandan ilk defa bir kadınla teması olan sung, ihmal edilen kraliçe, ortalarda acaip bi aşk havası hakim yani, yaşanan kıskançlıklar, duygusallık, intikam duygusu. kısaca filmde her şey var. biraz aşırı uçta bi senaryo ve görselliği olsa da filmi çok çok beğendim. konu farklı bi kere, oyunculuklar çok iyi, sürprizler felan. dediğim gibi her ayrıntıyı bilmeme rağmen bayılarak izledim. ablama da bissürü sövdüm tabi. işte cinsellik çok çok fazlaydı o kadar olmasa tam süper olcaktı. bu konudan rahatsız olacak olan asla izlemesin, ama benim gibi tınlamayan biri için güzel bir aşk filmi. arkası yarın (:
görseller: sevgili yeppudaa.