28 Aralık 2012 Cuma

okumalar

kitaplarla tanışmam orta okul döneminde oldu, küçükken okuduğumuz kitapları saymıyorum pek tabi. ilk olarak dönemin popüler kitaplarını (simyacı, şeker portakalı, yüreğinin götürdüğü yere git gibi) ve klasikleri okumaya başladım. klasiklere başlayınca başka kitap okuyamaz oldum bi süre böyle devam etti. daha sonra ise yeraltı edebiyatına merak saldım, uzunca bi süre psikolojik kitaplar okudum devamında elime ne geçerse okuduğum dönemler oldu. şiir haricinde, şiir okumam ve sevmem de. tabi bestsellerde yer almış bazı kitaplar da geçti elimize. fakat son zamanlarda bir iki senedir daha önceden hiç okumamış olmama rağmen, beni bir gerilim, polisiye aşkı sardı ki sormayın gitsin. özellikle harlan coben fanatiği olmak üzereyim. sürükleyici kitaplar okuyunca bu sefer diğer tarz kitapları okumada zorlanıyorum biraz daha çok elimde kalıyolar, istiyorum ki su gibi aksın. kimisi akıyo kimisi akmıyo. neyse şimdi bu polisiye kitap olayına girince agatha christie okumamak olmazdı hatta ayıp felan yani. eskiden itinayla kaçdığım bir yazardır kendisi tanışmak yeni nasip oldu. yılan elmayı ısırdı, dedektif hercule poirot'un olduğu bir kitap. diğer kitaplarına da göz atınca gördüm ki yazarımız aynı dedektiflerle kitaplarında çalışmayı uygun bulmuş. kitabımızda, dedektif  yazar bir arkadaşının davetlisi olarak bir cadılar bayramı eğlencesine katılır ve bu eğlencede bir kız çocuğu tuhaf bir şekilde öldürülür. işin daha da tuhafı aynı kız çocuğu ölmeden önce bir cinayete tanık olduğunu bas bas bağırır ve azrailini çağırır. işte yazarımız, dedektif hercule aracılığıyla bu cinayetin peşine düşüyor ve bize olayların nasıl geliştiğini ve sonuçlandığını anlatıyor. kitap bir polisiye olduğu için pek tabi sürükleyiciydi ve kolaylıkla okunabilen kafa yormayan bi kitaptı sanırım ben bi ustadan daha fazlasını beklemişim ama yine de güzeldi. 
ikinci kitabım ise; martı'yı okuduktan sonra kesinlikle bu yazarın başka bi kitabını daha okumalıyım demiştim. kütüphanede bulunca hemen aldım mavi tüy'ü. mavi tüy, bir pilotla istifa etmiş bir mesihin tanışmalarıyla başlıyor. pilot kişisi de gönülle olunca bir usta çırak ilişkisi kuruluverip, mesih bey ona farklı bir dünyanın kapılarını açıyor. burda da martıda olduğu gibi istediğin her şeyi başarabileceğin vurgusu var. yalnız beni martı kadar etkilemeyi başaramadı kitap. belki martı daha basit anlatmıştı, bu kitabı algılayamadım belki. orta düzeyde bir beğeniyle sonuçlanmış oldu bu okumam da. kapağı ne güzel di mi?

25 Aralık 2012 Salı

anime aşkına devam

çekikçikleri izleyememe sendromum devam etmekte bu nedenle de animeye olan aşkım devam etmekte. uzun yıllar sonra izlediğim ilk anime dizi, ıtazura na kiss oldu. bu anime playful kiss'in animesiymiş, zaten ben de diziyi izlemediğim için bari animesini izliyim dedim. animede bir adet zeki, yakışıklı, sportmen kısaca bünyesinde bütün en'leri barındıran delikanlımız, bir adet de kendi halinde ne çok güzel ne de çok zeki olan kızımız var. bu kızımız irie'yi görür görmez kendisine aşık olup, ona aşk mektubu verme gafletinde bile bulunur. ve dizimiz böylece başlar sonra türlü tesadüflerle yollar keşisir ve dizimiz bir erkek nasıl elde edilir temasıyla devam eder. dizi de en çok delikanlının en umulmadık anlarda her delikten çıkan annesini sevdim. allah herkese böyle bi kayınvalide nasip etsin. anime komedi tadındaydı, çok ay ayy dedirtmese de izlettirdi kendini.


ikinci animem, kont ve peri / hakushaku to yousei idi. yeppudaa'da animeleri karıştırırken bir üyenin favori animesi olması üzerine tercih ettiğim bi dizi oldu. nasıl favori olduğunu da anlayamadım gitti. animede, bir peri doktorumuz ki bu lydia olur bi de kontumuz olan edgar var. edgar'ın mavi şovalye olabilmesi için kılıcı felan bulması gerekir bu yolda kendisine yardım etmesi için  lydia ile beraber çalışmaya başlarlar. böyle perili, peri dünyalı, aşklı, meşkli bişi. animede çok çok yakışıklı olan edgarı değil de raven ve kelpie'yi sevdim ben. ravenin efendisine olan bağlılığını, sadakatini ve resmen bi hızır oluşunu çok sevdim. kelpie'nin ise lydia'ya olan aşkını, o kuul tavırlarını ve benim olmasan kara toprağın ol değil de sen yeterki mutlu ol demesini sevdim. bi de nico vardı tam bi beyefendi kediydi kendisi (: anime romantik macera tadında, 12 bölümlük kısacık bişiydi. bana tamamlanmış hissi vermediği için pek de sevmedim, ay sevdiğim en önemli kısmı son jeneriğiydi bütün taşlar cıbıl cıbıl uykudalar (:

en son izlediğim anime ise adını çok kez duyaraktan karar kıldığım death note (ölüm defteri) oldu. neresinden başlasam bilemiyorum ama çok çok sürükleyici, polisiye tarzında bi anime olması nedeniyle ben bayıldım. ha bi noktadan sonra baştaki tadı vermedi ama yine de adını lekeleyemedi. bir gün ölüm meleğinin canı çok sıkılır ve insan dünyasına inip oynamaya karar verir bunun için de ölüm defterini dünyaya fırlatır. bu defteri de çok zeki olan light adındaki delikanlımız alır, önce olmaz der ama sonra sinirlenir bi dener ve o denemeyle olayların fitilini yakmış olur. şimdi bu light kişisinin adı kira olur ve haliyle yakalanması gerekmektedir bunun için de dünyanın en iyi gizli dedektifi olan sevgili "L" ile çalışılmalıdır. sevgili dediğimden de anlaşılcağı üzere ben L taraftarıyım. L de çok çok zeki olan biriydi ve baştan beri aslında kiranın kim olduğunu biliyodu ama işte dizi yürüycek ya (: L'i sevdim çünkü oturuşu aynı ben, ben de öyle otururum sandalye, koltuk tepelerinde ya da ayaklarımı kıçımın altına alcam asla hanfendi gibi oturamam (: bi de sürekli bişiler yemesi yok mu o da isteyip te olamayan bendim. animede kira ile L'in biribirini yakalama çalışmaları, yaptıkları akıl oyunları, stratejileri hepsi öyle güzel kurgulanmış ki bayıldım. daha sonra diziye ikinci kiralar, yardımcı L'ler de girip işi iyice karıştırıyolar ve ortaya beklentimin çok çok üzerinde bi anime çıkarıyolar. ah bi de ölüm meleği ryuk'u çok sevdiğimi de ekleyelim.şimdilik bu kadar (:

20 Aralık 2012 Perşembe

kırıldım (:

kütüphaneden alelacele aldığım kitaplardan biri de kırılma noktası'ydı. kırılma noktasında, amerikanın önemli veri merkezleri bombalanıyor ve başka yerlerin de bombalanma tehlikesi mevcut, bunun sonucunda ülkede bazı veri kaynaklarına ulaşılamıyor, iletişim ağları hatta internette bile sorunlar yaşanıyor. bu işin içinde japonya, çin, tayvan hatta rusya bile var gibi ya da içlerinden biri mi? işte yazar bu işin peşine düşmüş. gel gelelim ben bu kitabı yarım bıraktım ki pek adetim değildir, zorlansam bile bitirmeye çalışırım. üstelik nerdeyse de yarılamıştım ama gitmedi kitap, çok fazla isim, çok fazla kısaltma, teknik bilgiler, teknolojiyle alakalı bölümler, ülkeler arası siyasi şeyler de vardı. yazarın bahsettiği şeylerin bazısı kurgu bazısı ise gerçekti. ay kısaca sıkıcıydı, hazzetmedim kendisinden.

18 Aralık 2012 Salı

günlerden bugün

bugün sabahın körü tekrar hastane köşelerine taşındık. dün annem tahlil sonuçlarını aldı ve pek de parlak olmadıkları için doktor farklı bi test daha yapmaya karar verdi. bugün, o testi yapmak için sabahın körü hastaneye yattık ama allahtan sadece gündüzcüydük. altı saat boyunca bi serum aldı ve hiç kalkmadan yattı. bugün kötü bi olay da yaşadık, malesef serviste bi hasta vefat etti. yaşlı ve hastaymış ama ölümün bi mazereti olamıyo. yakınları için bi şok ve hüzün, insan nasıl kendini ölüme hazırlayabilirki? çok zor, katlanabilmenin tek yolu inanmak. umarım bu testin sonucu temiz gelir aksi halde bizim için zor zamanlar başlıycak demektir. her hastane dönüşü eve gelip şükretmek gibisi yok. allahım sen düşürme, eksikliğini de gösterme (büyüklerimizin meşhur duasıdır).
not: fotoğraf çok eski olduğu için nerden alıntı olduğunu bilmiyorum. tercih etme nedenim ise hüzünlü oluşu.

16 Aralık 2012 Pazar

sahil

4-5 kilo verince dsiplinli bi şekilde yürüyüşe ve spora devam edemiyorum. bu hafta sadece iki gün yürüdüm mesela ama onun haricinde iki kez de evden çıkıp bi yerlere yürüyerek gittim fakat pek tabi tempolu bi şekilde yürüyerek değil. ama yemek konusunda aynıyım, dikkat etmeye devam ediyorum ve edeceğimde, alışkanlık haline gelmesini istiyorum. yazıyı yazma sebebim ise yürüyüş parkurumu göstermek. en son yürüyüş yaparken yanımda fotoğraf makinem de vardı. fakat havanın kapalı olması ve makinemim prpfesyonel olmaması sebebiyle güzel fotolar olmadı. bi yanım trafik bi yanım deniz yürüyüş yapmak pek de fena değil.


15 Aralık 2012 Cumartesi

yüzük aşkı

             bugün, bu yüzüklerin hepsini taktım. evet, seviyorum yüzükleri (:

13 Aralık 2012 Perşembe

fidye

daha önceki yazımda danielle steel'den kaçındığımı yazmıştım. ta ki kaçmayı bırakıp acı yılları okuyana kadar. gerçi kaçmakta pek de haksız olmadığımı ispatladı bana bol bol ağlataraktan. ama sonuçta memnun kaldığım için kütüphanede başka bi kitabına rastlayınca aldım hemen. fidye, acı yılların aksine nerdeyse polisiye bi kitap. ee ben de kaç kovalaya bayıldığım için benim için hoş sürpriz oldu. yine ağlayıp zırlıycam sanıyodum. fidye, fernanda'yı, ailesini, ted'i, morgan'ı ve hayatlarını anlatıyo. her bi karaktere yer ayırmış yazar, onları anlatmış, ne olduklarını, nasıl olduklarını. bu kişilerin yolu ise fernanda'nın çocuğunun (sam) kaçırılmasıyla kesişiyo. bu kitapta sevgi öyle güzel anlatılmış ki, çocuk sevgisi, insan sevgisi ve aşk. bu romantikliğin yanında tabi ki işin içinde katiller, dolandırıcılar, çocuk kaçırma, dedektifler, suçlar, ip uçları var da var. acı yıllar da olduğu gibi fidye de sürükleyici ve okuyanı memnun eden bi kitap.

11 Aralık 2012 Salı

anime aşkı

nice zamandır izlediklerimden hiç bahsetmemişim. uzunca bir süreden beri kore dizisi ya da filmi izliyemiyorum. sıkıldım mı ne oldu bilemiyorum, ama içimden gelmiyo sanırım bi ara verdim. izlemek istediğim o kadar çok dizi var ki, onları bu isteksizlikle heba etmek istemiyorum. peki ben hiç boş dururmuyum durmam pek tabi. zaten çocukluğumdan beri aşık olduğum animelere geri dönüş yaptım. animeler bizim kuşak için hiç te uzak değil. zira çocukluğumuz hatta gençliğe geçiş dönemimiz şeker kız candy, oscar, tsubasa, ay savaşçısını izleyerek geçti. okuldan eve koşarak gelirdim şeker kız candy'ye yetişmek için, hafta sonları erkenden uyanırdım. ne güzel zamanlardı, ne mutlu olurdum o kısacık 20 dakikalarda. animeler haricinde animasyon izlemeyi de çok severim zaten, her türlü çizgi filmi de severim, şu vurdulu kırdılılar hariç zaten doğru dürüst bişi kalmadı şimdilerde. öncelikle harika bi usta olan hayao miyazaki'nin bulabildiğim filmlerini indirmekle başladım işe, bazılarını izlemiştim tekrar izledim ya da izliycem. daha önceden izleyip te hayran kaldığım animler var o yüzden bu hayranlığa geri dönmekle çok iyi yaptım. anime diziler de izledim onlar başka yazıya kalsın.
 
ilk önce my neighbour totoro'yu izledim. sanırım bi anime klasiği desem yanlış olmaz. birbirinden tatlı iki kız çocuğu ve hayal dünyaları. yeni bir eve taşınan satsuki ve mei'nin (isimlere baktım) maceralarını ve hayatlarına totoro'nun girmesini anlatıyo film. uzunca anlatcak bişi yok, kız çocuklarına, babalarına ve totoro'ya bayıldım bi de kedi otobüsüne (: sevdim çok.


ikinci filmim ise howl's moving castle (yürüyen şato), sophie ile çok çok yakışıklı olan howl'un hikayesi. sophie kendi halince orta karar bi kızken nedendir bilmem bi cadı tarafından lanetleniyo ve yaşlı bi teyze oluveriyo. bu büyüyü bozmak, eski haline geri dönmek için bu işin peşine düşüyo ve yolu onu howl'un evine getiriyo böylece masal başlıyo, film boyunca devam eden maceralar ve bi savaş var, howl ve sophie 'nin bu süreçlerini ve aşklarını anlatıyo işte film. bunu da tabi ki sevdim.
 
gelelim sririted away'e (ruhların kaçışı) bu animeyi daha önce izlemiştim, başlayınca farkettim ama tekrardan izledim. bu filmde de yeni bir eve taşınan ve kendini hayaletlerin dünyasında bulan chihiro'nun hikayesi. chihiro, anne ve babasını kurtarmak ve kaybolduğu bu dünyadan çıkmak için bir işe girip çalışmaya başlıyo, sonra haku ile tanışıyo felan fişman işte. cadılar, ruhlar, domuzlar olaylar olaylar. sevdim gibi gibi.
 
en sona da prenses mononoke'yi sakladım. animenin adı niye mononoke bilemedim çünkü resmen başrol ashitaka. bi gün ashitaka'nın köyüne bi şeytan domuz dadanır, çocukcağız onunla savaşırken buna da şeytanlık bulaşıyo, içinden şeytanı çıkarmak için dağ bayır geziyo ve sonunda bi köye yolu düşüyo, orda da türlü türlü olaylar, mononokeyle ormanın ruhunu korumaya çalışıyolar bunun için insanlarla savaşlar bıdı bıdı. çok sevdiğim söylenemez. işte böyle.
not: afişler sarangni'den.
edit: miyazaki'nin diğer animelerine felan bakarken gördüm ki, meğer kendisi bütün filmlerine illa bi "no" kullanmış. prenses mononoke filminin adı da önce dediğim gibi ashitaka imiş fakat bir arkadaşı no'nun olduğu isimlerin daha dikkat çekici olduğunu söyleyince filmin adı değişmiş, başka bişi merak etsem demek onu da öğrencektim (:

9 Aralık 2012 Pazar

güzel akşam

bugün tam sıkıldım ne yapıcam bu akşam geçmek bilmez derken, kapı çaldı  abla ve annecik geldi. biz gündüzden bekliyoduk ama akşam sürpriz yaptılar bize. hani faruk nerde diyince, öğrendim ki sevgilisini alıp evine bırakcakmış, onu alırken annem de müstakbel geliniyle tanışmış olmuş. çok sevmiş ve mutlu olmuştu annem. ben de baktım ki beraberler yemeğe daha doğrusu çaya çağırdım onları ve geldiler. açıkcası şaşırdım çekinir gelmez diye düşünmüştüm fakat yanılmışım. eve gitmesi gerektiği için pek duramadılar, annem (bende anne bol) turşu tavalamıştı, kıvır zıvır vardı öle yedik içtik. faruk pek tabi tavalı yemez, sevgilisini bırakmaya gittiğinde ben de ona krep hazırladım, kocaman 4 krepi mideye indirdi. bana nazlanmayı pek sever zati, ona itiraz ediyolar uğraştırma kızı diye bizimki size ne ya kendi istiyo diyip durdu. annem de sevdi gelinimizi biz de seviyoruz artık, eskiden pek sıcak bakmıyo gibiydik ama zamanla, tanıdıkça insan ısınıyo. sonra halam ve songül de bize eşlik etti, muhabbet felan geçirdik bu akşamı da. abla kişisi yeni ilaca başladığı için biraz ruh gibi takılıyo bi haftadır, inşallah çabuk alışır da iyileşir güzel ruhu. annem iki gün önce aşure yaptı ve tabi ki çok güzel oldu, yapımı ondan süslemesi bendendir her yıl. severim aşure süslemeyi ve üstü boş olan aşureyi de yemem, zaten çok seçerim malesef herkes güzel yapamıyo. ama annem diye demiyorum kadın konuşturuyo, kocaman tencereden bi tanecik kaldı malesef, aşure yapmanın da burası güzel zaten paylaşabilmek.

6 Aralık 2012 Perşembe

martı

kütüphaneye gittiğimden bahsetmiştim, aldığım ilk kitabı geri verirken yenilerini aldım pek tabi. bunlardan biri de martı jonathan livingston. evet martının bir adı var adını geç bi kişiliği, bi hayatı var. uzun zamandır okumak istediğim bi kitaptı. minicik bi kitap çoğu sayfası da martı fotoğrafları zaten. ama umudu öyle güzel anlatmış ki, ah neden ben böyle olamıyorum dedirtti bana. hiç bişi için pes etmiyceksin diyor jonathan, neyi istiyosan çalışıp onu elde etmelisin diyor, onun bunun lafına bakma sen kendi istediğine, kendi tercihlerine bak diyor. okurken evet ne güzel dedim hep ama iş uygulamaya gelince benden daha karamsar, umutsuz, güçsüz, pes etmiş biri yok. her neyse yine kendime küfretmeye başladım. bi insan kendini bu kadar iyi tanıyıp da nasıl düzeltmeye çalışmaz o da ayrı bi olay. tekrar kitaba dönecek olursam kesinlikle sevdim, başucu kitabı tarzında bi kitap.

hem başım ağrıyo hem açım

merhaba sevgili blokcan,
epeyce ihmal ettim seni yazık (: bugünlerde hem bi köy yaptım hem de bi hastane. annemin altı ayda bir yapılan tahlilleri mevcut geçtiğimiz günlerde de tekrarlandılar bu tahlillerden birini yapmak için de bi akşam hastanede yatmak gerekiyo, bu nedenle köyde bi kaç gün kalıp tekrar eve döndüm. hastanede odayı paylaştığımız teyze kendinden geçmiş oldukça hastaydı, malesef hırıltılı nefes alıyodu ve ağır bi koku vardı odada, o yüzden zor bi gece geçirdim. ama allahtan 10'da gitmiştik ve kitaplarım vardı (: inşallah sonuçlar temiz çıkar da bi altı ay sonra devam ederiz artık. eskiden beri kütüphane üyesiyimdir fakat bu üyeliği çok kullandığım söylenemez, zaten her gittiğimde üyelik yenilenir niye bilmem. malesef çok geniş bi kütüphanemiz yok, ne zamandır gitmiyorum yeni şeyler gelmiştir diye düşünmüştüm bu nedenle geçenlerde ablayla gittik. okumak istediğim tek tük kitap gözüme çarptı, yine de şükür olsun tabi ki. ben harıl harıl gerilmeceli bişiler ararken ablam bi harlan coben buldu bana diğer gördüklerimi okumuştum çünkü. okuduğumuz kitap harlan coben'nin büyük vuruş'u. öncelikle ben bu adamı seviyorum. büyük vuruş myron bolitar serisinden. ben bu adamı da çok seviyorum (: bu kitap ta bol polisiye dolu, cinayetler, şüpheliler bi olaylar olaylar. konumuz tenis kültürünü de içermekte zira kahramanların çoğu tenis sporuyla ilgili insanlar. kimi tenisçi, kimi antrenör, temsilci, reklamcı felan fişman. eski bi oyuncu turnuvanın göbeğinde öldürülür, bu kızı kim öldürdü niye öldürdü bunun peşine düşüyoruz, pek tabi yazar beyimizin o akıp giden üslubuyla. anlatcak pek bişi yok kovalamaca işte ve ben tabi ki beğendim.
not: bu yazıyı migrenli bi şekilde yazdım, başlangıç aşamasındayım yarını düşünmek istemiyorum, bi de nasıl açım oyh.