28 Aralık 2012 Cuma

okumalar

kitaplarla tanışmam orta okul döneminde oldu, küçükken okuduğumuz kitapları saymıyorum pek tabi. ilk olarak dönemin popüler kitaplarını (simyacı, şeker portakalı, yüreğinin götürdüğü yere git gibi) ve klasikleri okumaya başladım. klasiklere başlayınca başka kitap okuyamaz oldum bi süre böyle devam etti. daha sonra ise yeraltı edebiyatına merak saldım, uzunca bi süre psikolojik kitaplar okudum devamında elime ne geçerse okuduğum dönemler oldu. şiir haricinde, şiir okumam ve sevmem de. tabi bestsellerde yer almış bazı kitaplar da geçti elimize. fakat son zamanlarda bir iki senedir daha önceden hiç okumamış olmama rağmen, beni bir gerilim, polisiye aşkı sardı ki sormayın gitsin. özellikle harlan coben fanatiği olmak üzereyim. sürükleyici kitaplar okuyunca bu sefer diğer tarz kitapları okumada zorlanıyorum biraz daha çok elimde kalıyolar, istiyorum ki su gibi aksın. kimisi akıyo kimisi akmıyo. neyse şimdi bu polisiye kitap olayına girince agatha christie okumamak olmazdı hatta ayıp felan yani. eskiden itinayla kaçdığım bir yazardır kendisi tanışmak yeni nasip oldu. yılan elmayı ısırdı, dedektif hercule poirot'un olduğu bir kitap. diğer kitaplarına da göz atınca gördüm ki yazarımız aynı dedektiflerle kitaplarında çalışmayı uygun bulmuş. kitabımızda, dedektif  yazar bir arkadaşının davetlisi olarak bir cadılar bayramı eğlencesine katılır ve bu eğlencede bir kız çocuğu tuhaf bir şekilde öldürülür. işin daha da tuhafı aynı kız çocuğu ölmeden önce bir cinayete tanık olduğunu bas bas bağırır ve azrailini çağırır. işte yazarımız, dedektif hercule aracılığıyla bu cinayetin peşine düşüyor ve bize olayların nasıl geliştiğini ve sonuçlandığını anlatıyor. kitap bir polisiye olduğu için pek tabi sürükleyiciydi ve kolaylıkla okunabilen kafa yormayan bi kitaptı sanırım ben bi ustadan daha fazlasını beklemişim ama yine de güzeldi. 
ikinci kitabım ise; martı'yı okuduktan sonra kesinlikle bu yazarın başka bi kitabını daha okumalıyım demiştim. kütüphanede bulunca hemen aldım mavi tüy'ü. mavi tüy, bir pilotla istifa etmiş bir mesihin tanışmalarıyla başlıyor. pilot kişisi de gönülle olunca bir usta çırak ilişkisi kuruluverip, mesih bey ona farklı bir dünyanın kapılarını açıyor. burda da martıda olduğu gibi istediğin her şeyi başarabileceğin vurgusu var. yalnız beni martı kadar etkilemeyi başaramadı kitap. belki martı daha basit anlatmıştı, bu kitabı algılayamadım belki. orta düzeyde bir beğeniyle sonuçlanmış oldu bu okumam da. kapağı ne güzel di mi?

25 Aralık 2012 Salı

anime aşkına devam

çekikçikleri izleyememe sendromum devam etmekte bu nedenle de animeye olan aşkım devam etmekte. uzun yıllar sonra izlediğim ilk anime dizi, ıtazura na kiss oldu. bu anime playful kiss'in animesiymiş, zaten ben de diziyi izlemediğim için bari animesini izliyim dedim. animede bir adet zeki, yakışıklı, sportmen kısaca bünyesinde bütün en'leri barındıran delikanlımız, bir adet de kendi halinde ne çok güzel ne de çok zeki olan kızımız var. bu kızımız irie'yi görür görmez kendisine aşık olup, ona aşk mektubu verme gafletinde bile bulunur. ve dizimiz böylece başlar sonra türlü tesadüflerle yollar keşisir ve dizimiz bir erkek nasıl elde edilir temasıyla devam eder. dizi de en çok delikanlının en umulmadık anlarda her delikten çıkan annesini sevdim. allah herkese böyle bi kayınvalide nasip etsin. anime komedi tadındaydı, çok ay ayy dedirtmese de izlettirdi kendini.


ikinci animem, kont ve peri / hakushaku to yousei idi. yeppudaa'da animeleri karıştırırken bir üyenin favori animesi olması üzerine tercih ettiğim bi dizi oldu. nasıl favori olduğunu da anlayamadım gitti. animede, bir peri doktorumuz ki bu lydia olur bi de kontumuz olan edgar var. edgar'ın mavi şovalye olabilmesi için kılıcı felan bulması gerekir bu yolda kendisine yardım etmesi için  lydia ile beraber çalışmaya başlarlar. böyle perili, peri dünyalı, aşklı, meşkli bişi. animede çok çok yakışıklı olan edgarı değil de raven ve kelpie'yi sevdim ben. ravenin efendisine olan bağlılığını, sadakatini ve resmen bi hızır oluşunu çok sevdim. kelpie'nin ise lydia'ya olan aşkını, o kuul tavırlarını ve benim olmasan kara toprağın ol değil de sen yeterki mutlu ol demesini sevdim. bi de nico vardı tam bi beyefendi kediydi kendisi (: anime romantik macera tadında, 12 bölümlük kısacık bişiydi. bana tamamlanmış hissi vermediği için pek de sevmedim, ay sevdiğim en önemli kısmı son jeneriğiydi bütün taşlar cıbıl cıbıl uykudalar (:

en son izlediğim anime ise adını çok kez duyaraktan karar kıldığım death note (ölüm defteri) oldu. neresinden başlasam bilemiyorum ama çok çok sürükleyici, polisiye tarzında bi anime olması nedeniyle ben bayıldım. ha bi noktadan sonra baştaki tadı vermedi ama yine de adını lekeleyemedi. bir gün ölüm meleğinin canı çok sıkılır ve insan dünyasına inip oynamaya karar verir bunun için de ölüm defterini dünyaya fırlatır. bu defteri de çok zeki olan light adındaki delikanlımız alır, önce olmaz der ama sonra sinirlenir bi dener ve o denemeyle olayların fitilini yakmış olur. şimdi bu light kişisinin adı kira olur ve haliyle yakalanması gerekmektedir bunun için de dünyanın en iyi gizli dedektifi olan sevgili "L" ile çalışılmalıdır. sevgili dediğimden de anlaşılcağı üzere ben L taraftarıyım. L de çok çok zeki olan biriydi ve baştan beri aslında kiranın kim olduğunu biliyodu ama işte dizi yürüycek ya (: L'i sevdim çünkü oturuşu aynı ben, ben de öyle otururum sandalye, koltuk tepelerinde ya da ayaklarımı kıçımın altına alcam asla hanfendi gibi oturamam (: bi de sürekli bişiler yemesi yok mu o da isteyip te olamayan bendim. animede kira ile L'in biribirini yakalama çalışmaları, yaptıkları akıl oyunları, stratejileri hepsi öyle güzel kurgulanmış ki bayıldım. daha sonra diziye ikinci kiralar, yardımcı L'ler de girip işi iyice karıştırıyolar ve ortaya beklentimin çok çok üzerinde bi anime çıkarıyolar. ah bi de ölüm meleği ryuk'u çok sevdiğimi de ekleyelim.şimdilik bu kadar (:

20 Aralık 2012 Perşembe

kırıldım (:

kütüphaneden alelacele aldığım kitaplardan biri de kırılma noktası'ydı. kırılma noktasında, amerikanın önemli veri merkezleri bombalanıyor ve başka yerlerin de bombalanma tehlikesi mevcut, bunun sonucunda ülkede bazı veri kaynaklarına ulaşılamıyor, iletişim ağları hatta internette bile sorunlar yaşanıyor. bu işin içinde japonya, çin, tayvan hatta rusya bile var gibi ya da içlerinden biri mi? işte yazar bu işin peşine düşmüş. gel gelelim ben bu kitabı yarım bıraktım ki pek adetim değildir, zorlansam bile bitirmeye çalışırım. üstelik nerdeyse de yarılamıştım ama gitmedi kitap, çok fazla isim, çok fazla kısaltma, teknik bilgiler, teknolojiyle alakalı bölümler, ülkeler arası siyasi şeyler de vardı. yazarın bahsettiği şeylerin bazısı kurgu bazısı ise gerçekti. ay kısaca sıkıcıydı, hazzetmedim kendisinden.

18 Aralık 2012 Salı

günlerden bugün

bugün sabahın körü tekrar hastane köşelerine taşındık. dün annem tahlil sonuçlarını aldı ve pek de parlak olmadıkları için doktor farklı bi test daha yapmaya karar verdi. bugün, o testi yapmak için sabahın körü hastaneye yattık ama allahtan sadece gündüzcüydük. altı saat boyunca bi serum aldı ve hiç kalkmadan yattı. bugün kötü bi olay da yaşadık, malesef serviste bi hasta vefat etti. yaşlı ve hastaymış ama ölümün bi mazereti olamıyo. yakınları için bi şok ve hüzün, insan nasıl kendini ölüme hazırlayabilirki? çok zor, katlanabilmenin tek yolu inanmak. umarım bu testin sonucu temiz gelir aksi halde bizim için zor zamanlar başlıycak demektir. her hastane dönüşü eve gelip şükretmek gibisi yok. allahım sen düşürme, eksikliğini de gösterme (büyüklerimizin meşhur duasıdır).
not: fotoğraf çok eski olduğu için nerden alıntı olduğunu bilmiyorum. tercih etme nedenim ise hüzünlü oluşu.

16 Aralık 2012 Pazar

sahil

4-5 kilo verince dsiplinli bi şekilde yürüyüşe ve spora devam edemiyorum. bu hafta sadece iki gün yürüdüm mesela ama onun haricinde iki kez de evden çıkıp bi yerlere yürüyerek gittim fakat pek tabi tempolu bi şekilde yürüyerek değil. ama yemek konusunda aynıyım, dikkat etmeye devam ediyorum ve edeceğimde, alışkanlık haline gelmesini istiyorum. yazıyı yazma sebebim ise yürüyüş parkurumu göstermek. en son yürüyüş yaparken yanımda fotoğraf makinem de vardı. fakat havanın kapalı olması ve makinemim prpfesyonel olmaması sebebiyle güzel fotolar olmadı. bi yanım trafik bi yanım deniz yürüyüş yapmak pek de fena değil.


15 Aralık 2012 Cumartesi

yüzük aşkı

             bugün, bu yüzüklerin hepsini taktım. evet, seviyorum yüzükleri (:

13 Aralık 2012 Perşembe

fidye

daha önceki yazımda danielle steel'den kaçındığımı yazmıştım. ta ki kaçmayı bırakıp acı yılları okuyana kadar. gerçi kaçmakta pek de haksız olmadığımı ispatladı bana bol bol ağlataraktan. ama sonuçta memnun kaldığım için kütüphanede başka bi kitabına rastlayınca aldım hemen. fidye, acı yılların aksine nerdeyse polisiye bi kitap. ee ben de kaç kovalaya bayıldığım için benim için hoş sürpriz oldu. yine ağlayıp zırlıycam sanıyodum. fidye, fernanda'yı, ailesini, ted'i, morgan'ı ve hayatlarını anlatıyo. her bi karaktere yer ayırmış yazar, onları anlatmış, ne olduklarını, nasıl olduklarını. bu kişilerin yolu ise fernanda'nın çocuğunun (sam) kaçırılmasıyla kesişiyo. bu kitapta sevgi öyle güzel anlatılmış ki, çocuk sevgisi, insan sevgisi ve aşk. bu romantikliğin yanında tabi ki işin içinde katiller, dolandırıcılar, çocuk kaçırma, dedektifler, suçlar, ip uçları var da var. acı yıllar da olduğu gibi fidye de sürükleyici ve okuyanı memnun eden bi kitap.

11 Aralık 2012 Salı

anime aşkı

nice zamandır izlediklerimden hiç bahsetmemişim. uzunca bir süreden beri kore dizisi ya da filmi izliyemiyorum. sıkıldım mı ne oldu bilemiyorum, ama içimden gelmiyo sanırım bi ara verdim. izlemek istediğim o kadar çok dizi var ki, onları bu isteksizlikle heba etmek istemiyorum. peki ben hiç boş dururmuyum durmam pek tabi. zaten çocukluğumdan beri aşık olduğum animelere geri dönüş yaptım. animeler bizim kuşak için hiç te uzak değil. zira çocukluğumuz hatta gençliğe geçiş dönemimiz şeker kız candy, oscar, tsubasa, ay savaşçısını izleyerek geçti. okuldan eve koşarak gelirdim şeker kız candy'ye yetişmek için, hafta sonları erkenden uyanırdım. ne güzel zamanlardı, ne mutlu olurdum o kısacık 20 dakikalarda. animeler haricinde animasyon izlemeyi de çok severim zaten, her türlü çizgi filmi de severim, şu vurdulu kırdılılar hariç zaten doğru dürüst bişi kalmadı şimdilerde. öncelikle harika bi usta olan hayao miyazaki'nin bulabildiğim filmlerini indirmekle başladım işe, bazılarını izlemiştim tekrar izledim ya da izliycem. daha önceden izleyip te hayran kaldığım animler var o yüzden bu hayranlığa geri dönmekle çok iyi yaptım. anime diziler de izledim onlar başka yazıya kalsın.
 
ilk önce my neighbour totoro'yu izledim. sanırım bi anime klasiği desem yanlış olmaz. birbirinden tatlı iki kız çocuğu ve hayal dünyaları. yeni bir eve taşınan satsuki ve mei'nin (isimlere baktım) maceralarını ve hayatlarına totoro'nun girmesini anlatıyo film. uzunca anlatcak bişi yok, kız çocuklarına, babalarına ve totoro'ya bayıldım bi de kedi otobüsüne (: sevdim çok.


ikinci filmim ise howl's moving castle (yürüyen şato), sophie ile çok çok yakışıklı olan howl'un hikayesi. sophie kendi halince orta karar bi kızken nedendir bilmem bi cadı tarafından lanetleniyo ve yaşlı bi teyze oluveriyo. bu büyüyü bozmak, eski haline geri dönmek için bu işin peşine düşüyo ve yolu onu howl'un evine getiriyo böylece masal başlıyo, film boyunca devam eden maceralar ve bi savaş var, howl ve sophie 'nin bu süreçlerini ve aşklarını anlatıyo işte film. bunu da tabi ki sevdim.
 
gelelim sririted away'e (ruhların kaçışı) bu animeyi daha önce izlemiştim, başlayınca farkettim ama tekrardan izledim. bu filmde de yeni bir eve taşınan ve kendini hayaletlerin dünyasında bulan chihiro'nun hikayesi. chihiro, anne ve babasını kurtarmak ve kaybolduğu bu dünyadan çıkmak için bir işe girip çalışmaya başlıyo, sonra haku ile tanışıyo felan fişman işte. cadılar, ruhlar, domuzlar olaylar olaylar. sevdim gibi gibi.
 
en sona da prenses mononoke'yi sakladım. animenin adı niye mononoke bilemedim çünkü resmen başrol ashitaka. bi gün ashitaka'nın köyüne bi şeytan domuz dadanır, çocukcağız onunla savaşırken buna da şeytanlık bulaşıyo, içinden şeytanı çıkarmak için dağ bayır geziyo ve sonunda bi köye yolu düşüyo, orda da türlü türlü olaylar, mononokeyle ormanın ruhunu korumaya çalışıyolar bunun için insanlarla savaşlar bıdı bıdı. çok sevdiğim söylenemez. işte böyle.
not: afişler sarangni'den.
edit: miyazaki'nin diğer animelerine felan bakarken gördüm ki, meğer kendisi bütün filmlerine illa bi "no" kullanmış. prenses mononoke filminin adı da önce dediğim gibi ashitaka imiş fakat bir arkadaşı no'nun olduğu isimlerin daha dikkat çekici olduğunu söyleyince filmin adı değişmiş, başka bişi merak etsem demek onu da öğrencektim (:

9 Aralık 2012 Pazar

güzel akşam

bugün tam sıkıldım ne yapıcam bu akşam geçmek bilmez derken, kapı çaldı  abla ve annecik geldi. biz gündüzden bekliyoduk ama akşam sürpriz yaptılar bize. hani faruk nerde diyince, öğrendim ki sevgilisini alıp evine bırakcakmış, onu alırken annem de müstakbel geliniyle tanışmış olmuş. çok sevmiş ve mutlu olmuştu annem. ben de baktım ki beraberler yemeğe daha doğrusu çaya çağırdım onları ve geldiler. açıkcası şaşırdım çekinir gelmez diye düşünmüştüm fakat yanılmışım. eve gitmesi gerektiği için pek duramadılar, annem (bende anne bol) turşu tavalamıştı, kıvır zıvır vardı öle yedik içtik. faruk pek tabi tavalı yemez, sevgilisini bırakmaya gittiğinde ben de ona krep hazırladım, kocaman 4 krepi mideye indirdi. bana nazlanmayı pek sever zati, ona itiraz ediyolar uğraştırma kızı diye bizimki size ne ya kendi istiyo diyip durdu. annem de sevdi gelinimizi biz de seviyoruz artık, eskiden pek sıcak bakmıyo gibiydik ama zamanla, tanıdıkça insan ısınıyo. sonra halam ve songül de bize eşlik etti, muhabbet felan geçirdik bu akşamı da. abla kişisi yeni ilaca başladığı için biraz ruh gibi takılıyo bi haftadır, inşallah çabuk alışır da iyileşir güzel ruhu. annem iki gün önce aşure yaptı ve tabi ki çok güzel oldu, yapımı ondan süslemesi bendendir her yıl. severim aşure süslemeyi ve üstü boş olan aşureyi de yemem, zaten çok seçerim malesef herkes güzel yapamıyo. ama annem diye demiyorum kadın konuşturuyo, kocaman tencereden bi tanecik kaldı malesef, aşure yapmanın da burası güzel zaten paylaşabilmek.

6 Aralık 2012 Perşembe

martı

kütüphaneye gittiğimden bahsetmiştim, aldığım ilk kitabı geri verirken yenilerini aldım pek tabi. bunlardan biri de martı jonathan livingston. evet martının bir adı var adını geç bi kişiliği, bi hayatı var. uzun zamandır okumak istediğim bi kitaptı. minicik bi kitap çoğu sayfası da martı fotoğrafları zaten. ama umudu öyle güzel anlatmış ki, ah neden ben böyle olamıyorum dedirtti bana. hiç bişi için pes etmiyceksin diyor jonathan, neyi istiyosan çalışıp onu elde etmelisin diyor, onun bunun lafına bakma sen kendi istediğine, kendi tercihlerine bak diyor. okurken evet ne güzel dedim hep ama iş uygulamaya gelince benden daha karamsar, umutsuz, güçsüz, pes etmiş biri yok. her neyse yine kendime küfretmeye başladım. bi insan kendini bu kadar iyi tanıyıp da nasıl düzeltmeye çalışmaz o da ayrı bi olay. tekrar kitaba dönecek olursam kesinlikle sevdim, başucu kitabı tarzında bi kitap.

hem başım ağrıyo hem açım

merhaba sevgili blokcan,
epeyce ihmal ettim seni yazık (: bugünlerde hem bi köy yaptım hem de bi hastane. annemin altı ayda bir yapılan tahlilleri mevcut geçtiğimiz günlerde de tekrarlandılar bu tahlillerden birini yapmak için de bi akşam hastanede yatmak gerekiyo, bu nedenle köyde bi kaç gün kalıp tekrar eve döndüm. hastanede odayı paylaştığımız teyze kendinden geçmiş oldukça hastaydı, malesef hırıltılı nefes alıyodu ve ağır bi koku vardı odada, o yüzden zor bi gece geçirdim. ama allahtan 10'da gitmiştik ve kitaplarım vardı (: inşallah sonuçlar temiz çıkar da bi altı ay sonra devam ederiz artık. eskiden beri kütüphane üyesiyimdir fakat bu üyeliği çok kullandığım söylenemez, zaten her gittiğimde üyelik yenilenir niye bilmem. malesef çok geniş bi kütüphanemiz yok, ne zamandır gitmiyorum yeni şeyler gelmiştir diye düşünmüştüm bu nedenle geçenlerde ablayla gittik. okumak istediğim tek tük kitap gözüme çarptı, yine de şükür olsun tabi ki. ben harıl harıl gerilmeceli bişiler ararken ablam bi harlan coben buldu bana diğer gördüklerimi okumuştum çünkü. okuduğumuz kitap harlan coben'nin büyük vuruş'u. öncelikle ben bu adamı seviyorum. büyük vuruş myron bolitar serisinden. ben bu adamı da çok seviyorum (: bu kitap ta bol polisiye dolu, cinayetler, şüpheliler bi olaylar olaylar. konumuz tenis kültürünü de içermekte zira kahramanların çoğu tenis sporuyla ilgili insanlar. kimi tenisçi, kimi antrenör, temsilci, reklamcı felan fişman. eski bi oyuncu turnuvanın göbeğinde öldürülür, bu kızı kim öldürdü niye öldürdü bunun peşine düşüyoruz, pek tabi yazar beyimizin o akıp giden üslubuyla. anlatcak pek bişi yok kovalamaca işte ve ben tabi ki beğendim.
not: bu yazıyı migrenli bi şekilde yazdım, başlangıç aşamasındayım yarını düşünmek istemiyorum, bi de nasıl açım oyh.

25 Kasım 2012 Pazar

bugün günlerden sınav

bugün sabahın körü uyanıp, hiç de alakam olmayan bi sınav için trabzona gittik. gittik diyorum çünkü abla, kardeş ve kardeşin sevgilisi de benleydi ve babadan  da arabayı almıştık (: gerçi ben giderken öyle gerildim ki, zaten faruk sürünce tedirgin oluyorum ki kim sürse yine olurum, üç büyük kaza geçirmişliğim var o sebepten ötürü. ay neyse bi araba yanlış solladı düştü bizim önümüze faruk ta bastı kornaya, beyfendi bundan sinirlendi üzerimize kırdı, faruk bunu solladı sen mi sollarsın bu da bizi, allah işin içine yarış girdi başladım korkmaya en sonunda faruk deli gibi hız yaptı ama ben uyuştum baştan aşa, epeyce arkada bıraktık sen yine gel geç bizi neyseki faruk düşmedi bu sefer peşine, yahu hem kabahatli hem de üste çıkcak, töbe töbe, neyseki ucuz atlattık, böle tipler adamın başına her türlü belayı getirirler. sınava girceğim okul tarihi bi lise böle yeri de karışık kuruşuk bi yer, tek bulduk doğru yolu tek sınav binasına gittik canımız çıktı. sınava gelecek olursam genel yeteneği yaptım geldik genel kültüre bütün sınavlarda ne olur güncel sorular işte tarih, coğrafya felan bunda ise paso bankacılık terimleri, bankalarla alakalı sorular tabi ki yapamadım alan bilgisini de bi güzel salladım. kısaca boş yere para boş yere eziyet çekmiş oldum (: zaten sınava da sırf çevremdekiler sussun diye girdim aaa neden girmedin demesinler diye, üzerimde çok mahalle baskısı var yaaaa.tabi sınavdan erkenden çıktım öle direk foruma(avm) gittik yedik içtik, mağazaları gezdik sonra başka bi avm 'ye gittik orda öle iki turladık sonra çay keyfi yaptık 6 çaya 20 lira verdim bi rizeli olarak bana çok koydu bu dururm (: bi çanta bi cüzdan ve  bissürü yüzük aldım. yüzük hastalığım vardır, her zaman çantamda bi yüzük cüzdanı taşırım çoğu içindedir belki evden unuturum takmayı felan aman neme lazım (: fakat eve geldiğimde yüzüklerden biri hatta en güzelinin aşırı bol olduğunu gördüm ki denemiştim. dedim arkasını kırıp ezelim az daralsın epeycene de kalın bi yüzük, babam uğraştı ve sonunda kırdı yüzüğümü yüzünde muzip bi ifadeyle. annem yapma, uğraşma, salla gitsin diyip durmuştu kırılnca çok hoşuna gitti öyle güldü ki ağladı, ben de mızmızlanıp durdum sürekli. bugün kötü bi görümce olaraktan kardeşin sevgilisini sıkıştırıp durdum, o da yazık çekti beni, zamanında istemesek te yavaştan ısınıyoruz hadi hayırlısı.

21 Kasım 2012 Çarşamba

gecenin balonu



  
alıntı: www.resimge.com



18 Kasım 2012 Pazar

filmler felan

 
daha önce son zamanlarda izlediğim kore filmlerinden bahsetmiştim şimdi de diğer filmlerden bahsedem azcık. izlediğim bütün filmleri anlatcak değilim tabe, farklı olanları ya da beğendiklerimi anlatıyım çok uzuyo yazı diğer türlü. genellikle köyde izledik bu filmleri, bi de ses sistemi almış kardeş (sölemişmiydim bilmiyorum) filmlerin görüntüleri de iyi olunca izlemek daha da keyifli oluyo, zaten kalabalık izlemek yalnız izlemekten çok daha iyi zira ben yorum yapmayı sürekli bişiler demeyi severim çoğusu uyuz olur belki de çok da değil yani işin bokunu çıkarmıyorum. ilk film the raven (kuzgun), kuzgun john cusack'ın filmi. sitelerden de fena bi not almamış, abla kişisi indirmişti filmi fakat ilaç içtiği için izlerken uyuya kaldı o, farukla ben beraber izledik ama ona küs olduğum için hiç yorum yapmadan put gibi izledim filmi haliyle daha önceki zevki alamadım, çünkü faruk da bayılır sürekli konuşmaya, sorular sormaya, yorum yapmaya o biraz bunaltır gibi hele de dizi izlerken, filmde çok sıkmıyo yalan yok. neyse filmin konusu ilginçti hafif gerilim hafif korku vardı ha tabi ki ben korkmadım ve gerilmedim (: başroldeki amca yazar ve birisi tam da adamın yazdığı gibi cinayetler işlemeye başlıyo, işte kim bu adam sıradaki cinayet ne olacak bunun araştırılması süreci, işin içinde aşk da var tabi, öle bi filmdi ayrıca başından sonu da belliydi hikaye gerçek bi olaya dayanabilir başında sanki bilgi veriliyodu. benim düşünceme gelecek olursam görüntüler güzeldi, senaryo da farklıydı, oyunculuklar da başarılıydı ben beğendim filmi.

köyde izlediğim diğer bir film maymunlar cehennemi: başlangıç. doğal hayatlarında bi türlü rahat bırakılmayan maymunlar yakalanıp denek olarak kullanılmaya başlıyolar, bir alzaymır (okunduğu gibi) ilacı oluşturmaya, geliştirmeye çalışıyolar ve bunun etkilerini maymunlar üzerinde test ediyolar, bu ilacın etkisi akıl oluyo yani hayvanlar gittikçe akıllanıyolar ama proje iptal ediliyo bu yüzden bir bilim adamı (ki maymundan sonraki başrol) bebek bi maymunu evlat ediniyo (: bu bebek maymun zaman içinde büyüyo ve gittikçe akıllanarak resmen evin bi bireyi haline geliyo gel zaman git zaman bi yaramazlık yapıyo ve hayvan hapishanesine gönderiliyo, olay bundan sonra başlıyo, özgürlüğe alışık olan ve nerdeyse bi insan gibi yaşayan ceaser'ın (maymun) ordaki çektiği zorlukları, alışmasını ve ordan kurtulmak için iyice artan zekasını nasıl kullandığını anlatıyo film. bu filmin de puanları hiç fena değil, tam bi aksiyon filmi hem sürükleyici hem heycanlı yer yer de dramatik oldukça beğendim bu filmi. sıradan tipik bi film değil en azından görülmeye değer.

sıradaki film ise bir bilim kurgu olan prometheus. şahsen ben bilim kurgu tarzı filmleri pek sevmem, bunu da kardeşcağız indirmişti ben köyde hazıra konduğum için filmler hakkında önceden pek bi fikrim olmuyo seçme ızdırabından kurtulmak için de ne açarlarsa izliyorum, çünkü hepimiz çok kararsızız bi filmi açmak bi film süresini buluyo nerdeyse. filme gelecek olursam bir avuç zeki insan dünya dışına çıkıp farklı bi gezegene gidiyolar insan ırkının atalarını bulmak için, ya da uzaylıların atalarını artık her neyse burda başlarına gelen olayları anlatıyo işte saçma saçma şeyler yaşanıyo oha yok artık diyosun işte bilim kurgu ya ondan (: değişik bi filmdi alanında iyi bile olabilir ama ben pek hoşlaşmadım.

son olarak bahsedeceğim film ise ayı teddy. ablam bize geldiğinde ne izlesek ne izlesek diye bakınırken sırf  yorumlarında bel altı diye bi uyarı olduğu için izlemeye karar verdik, baktık hem bel altı hem komedi bu tam bizlik bişidir heralde dedik. şahsen ben argoyu severim hele ki başrolde bi oyuncak ayı olunca onun dilinden küfürler daha da komik oldu. masum ve yalnız olan bebemiz her zaman yanında olan oyuncak ayısnın konuşmasını diler ve dileği gerçek olur sadece konuşmakla kalmaz bildiğin insan gibi yaşayabilecek duruma gelir ve bu durum genelde filmlerde gizli tutulur ama burda tüm halkın bildiği ve zamanla normal karşıladığı bi durum haline gelir. zamanla bebemiz büyür ve hala oyuncak ayısıyladır. onların arkadaşlıkları, yaşadıkları, ilişkileri felan anlatılıyo filmde. biz ablamla çok güldük ve eğlendik bi oyuncak ayının konuşması, küfürler savurması, içki içip dans etmesi hele de seks hayatının olması başlı başına saçma ama çok çok komik, kesinlikle beğendim. bir film yazısını da burda sonlandırıyorum efenim.
afişler sırasıyla; www.sinemakulubu.com, www.vizyonfilmizle.org, en.wikipedia.org, otukenim.com.

12 Kasım 2012 Pazartesi

son bikaç gün

bugünlerde hava hep yağmurlu hep sıkıntılı, insan yalnız olunca sıkılması mesele olmuyo ama üç gündür ablam bizdeydi yani benim sıkılmamın yanında o da sıkılınca kendimi sorumlu felan hissediyorum, sanki hep eğlenmeli neşeli olmalıyız, tam bizlik hiç alakamız yok (: daha önceden de bahsetmiştim esralar geldi, bi günde bebişi alıp bize geldi haliyle ablam da geldi, o günden bugüne bizdeydi, bugün arkadaşlarıyla buluşmak için çıktı ordan da köye. ahmet berayla daha çok vakit geçirebildik, kendi halinde sürekli konuşan bi bebek ama hep yerde olup öteye beriye sürünmek istiyo, ee hassas bi bebek olduğu için korkuyoruz başını vurcak diye daha çok dikkat ediyoruz hep bi atak halindeyiz, ameliyatlı olmasaydı bence çok rahat bi bebek olurdu sal gitsin kendi kendine gezsin. teyzelerini de sevdi bence hiç yabancılık etmedi bize, gel gellerimize hep geldi, çok da tatlı tam bi tosuncuk çok ağır olduğu için kucakta olamadı pek zaten sevmiyo kendisi (: ne büyük sıkıntılar yaşadılar ama geçti inşallah, şimdi anılarda kaldı sürekli şükretme sebebi oldu. her şeyde bi hayır vardır boşa denmiyo, her olayın ardında bişi gizli belki kıymet bilelim diye böle oldu kim bilebilir ki. ahmet bera teyzesine gelir de hiç balonsuz olur mu hemen teyzesi balon şişirdi ona gerçi ben hiç sevmem (hem korkarım hem de ağızda bıraktığı tat kötü) balonuyla oynadı durdu, patlatmaya çok çalıştı ama şükür ki başaramadı gidince de hemen astım bi bebeğin koluna, yerini aldı odamda, bakalım kaç gün eşlik edecek bana. insan zaman geçirdikçe anlıyo ne kadar özlediğini neler kaçırdığını evet çok özlemişim esramı, o küçük kadın kocaman bi hayat kurdu kendine hala benim algılayamadığım. ilk günü beraber geçirdik, ertesi gün ablayla çarşıya gittik yürüyerek çünkü amacımız halk eğitime gidip kurslar hakkında bilgi almaktı, gittik te ama malesef avucumuzu yaladık, bütün kurslar başlamış ve ancak yaza başlarmış bi daha. bu fırsatı da tembel olduğum için kaçırdım bi türlü gidemedim hep daha sonra dedim dedim  ekimde başlamış bile kurslar, çok üzüldüm buna. yazın zaten çalışıyoruz hiç bişi edemiyoruz kışın da evde kaldık, bi değişik ortam olasılığını yitirmiş olduk. bi istanbul değil ki burası bin türlü seçenek olsun az bişi var onları da biz değerlendiremiyoruz, hiç bi sosyal aktivite yok öle malak gibiyiz maşallah. neyse yeterince küfrettim kendime zaten. dün ise acaip sıkıcı, deli bi gündü akşamı zor ettik, hava nerdeyse karanlıktı tüm gün sisli, yağmurlu, pis. akşam annemin amcasının annesini ziyaret için hala kızının evine gittik, emre ve burak ta evdeydi orda da basık bi hava vardı herkes ofluyo pufluyo ayy saat daha kaç felan diyo, aklımıza birden başka bi kuzen geldi, yeni eve taşınmıştı ve biz hiç gitmemiştik. kuzenler, yenge,abla ve ben oraya gittik. kendisi bekar bi öğretmen (türkçe öğretmeni kitapları görünce çok heycanlandım ama o anda kitap vermediğinden dem vuruyodu ve ben de istemedim ama okumak istediğim en az on kitap gözüme çarptı bile) yalnız yaşıyo az da deli az da hasta orda dedik güldük en azından günü kurtarmış olduk. tabi ki geceleri hep film izledik ablayla çay keyifleri, kahve keyifleri eşliğinde onları da ekleriz bi ara. bugün temizliğe yardım ettikten sonra gitti ablacık keşke okusa da onu pek çok sevdiğimi bilse (: okuduğum kitaba gelecek olursam çok hızlı ilerledim ablam gelince elime alamadım pek o yüzden rötarlı bitirdim. hep kaçındığım bi kadın yazar olan danielle steel'in acı yıllarını bitirdim. bunun gibi bi iki yazar daha var kaçındığım çünkü kendileri pek güzel ağlatıyolar arkadaş. ne kadar ağladığımı anlatamam hatta bazı kısımlarını resmen hıçkıra hıçkıra okudum, o anda biri görse ne düşünür bilmiyorum. kitap adı üzerinde üst üste acı olaylar anlatıp duruyo, bi adamın hayatına giren bütün mutlulukları ve bütün acıları öyle bi anlatıyo ki ta içinde hissediyosun, sanki çok yakınının başına bu olaylar gelmiş gibi içleniyosun. bernie öyle iyi bi adam ki dünyada yoktur bölesi dedirtiyo insana, kitap bernie'nin hayatını anlatıyo bi nevi, onun işi, onun aşkları, onun ailesi, onun çocukları, onun mutluluğu ve onun acıları. aşklarından daha çok çocuklarına olan aşkını sevdim ben, yazar öyle güzel hissettiriyo ki duyguyu hemen çocuk yapası geliyo insanın ama malesef bizim halihazırda kocamız yok (: kitap hüzünlendirdiği gibi her zaman bi umut olduğunu da insana aşılıyo ayrıca oldukça sürükleyiciydi, benim alışık olduğum bi tarz olmadığı halde oldukça beğendim çok çok hatta. öpcük.

7 Kasım 2012 Çarşamba

filmler felan

son zamanlarda izlediğim filmlerden bahsedeyim azcık (neden ben de bilmiyorum). çoğunlukla kore ağırlıklı filmler izledim, basite kaçıp yepuudaa'yı açıp ordan online izliyorum ya da indirip izliyorum, diğer sinema sitelerini araştırıp, film seçmeye üşeniyorum nedense. o işi kardeşler benim yerime yaptığı için amerikan ya da diğer türde filmleri beraber köyde izliyoruz. daha önceden de bahsetmiştim belki songül'de spor yaparken sıkılmamak için online film izledim onlardan biri hello ghost. bu filmde hayatından bezmiş olan karakterimiz sürekli ölmeyi isteyip bir türlü başaramaz, o yüzden ya da hayata bağlanması için başına bir takım hayaletler dadanır. hayaletlerden kurtulmak için de onların son isteklerini ya da içlerinde kalan şeyleri yerine getirmesi gerekmektedir. bu yolda uğraşırken de birisiyle tanışır felan hayata bağlanmaya başlar artık nedenleri vardır, filmin sonunda da bi sürpriz var gerçekten aaa dedirten beklenmedik bişi onu söylemiycem tabi ki (: ortalama düzeyde beğendiğim bi film oldu kendisi. 

 

spor yaparken izlediğim diğer bir film de runway cop. açıkçası alt yazısı çok küçük olduğu için aynı zamanda spor da yaptığım için çoğu yazıyı yarım yamalak okudum (: fakat bi komedi filmi olduğu için yormayan keyifli bi film, yer yer de güldürdü beni ( ben zor gülerim) burda da deli manyak bi polis başrolde, ay nasıl pis nasıl öğk bi adam gerçek olamaz yani iyice abartmışlar. olay, uyuşturucu işinde olanları yakalamak, bunun içinde bi mankenin yakından takip edilmesi gerekiyo, bu yüzden mankenlerin arasına sokulacak yani manken olacak bi polis lazım ama bizimkinde o tipten eser yok tabi, ama sonunda buna mecbur kalıyolar ve deli bi çalışmayla o herif epeycene yakışıklı bi mankene dönüşüveriyo bu çalışma da ona bi tasarımcı kızımız yardım ediyo zira onun defilesinde podyuma çıkacak ve kızla lise arkadaşı çıkıyolar felan bir takım duygusallıklar böyle gidiyo film, tipik bi komedi fena değildi.

 
 
ne zamandır izlemek istediğim filmlerden biri de rabbit and lizard'dı. öncelikle adı dikkatimi çekmişti, sonra da afişi meraklandırmıştı beni, hoş bi kız ve hoş bi erkek masıl meraklanmıyım yani (: kızımız yurt dışına evlatlık verilmiş işte koreye ailesini aramaya geliyo ama ailesini aramasının nedeni sırtında olan yara izinin sebebini öğrenmek, yakışıklı abimiz de kendi halinde değişik biri kafasına estimi kalbi duruyo ölümünü bekliyo gibi bi şekilde bu ikilinin yolu kesişiyo, sonra beraber arayışlarına devam ediyolar ve ilginç bi sonla film tamamlanıyo, bu filmde oyunculukları beğendim zaten ikisi de güzeldi uyumları da güzeldi, ama öle aşk filmi de değildi, beğendim gibi ben.
 
tekrar spor yaparken izlediğim bir diğer film de papa. spor yaparken genellikle komedi filmleri tercih ediyorum hani filme adapte olmak zor olmasın diye bi de duygusal şeyleri de öle harcayamam, gece huzurlu bi şekilde izleyip dilediğim gibi zırlayabilmeliyimdir. papa yani baba dediğim gibi komedi filmi ama içinde duygusallık da barındıran bi cins. başroldeki amcamız şarkıcı yapmaya çalıştığı birinin peşinden yurtdışına gidiyo neresi olduğunu unuttum şimdi belki amerikadır her neyse orda kalabilmek için bi hatunla sahte evlilik yapıyo ama evlendikleri gün kadın ölüyo ve kadının bissürü bir birinden farklı çocukları- beyaz, zenci, çekik- adamın başına kalıyo, ee ülkede kalmak için de evliliğin gerçek olduğuna görevlileri ikna etmek için çocuklarla beraber yaşamaya başlıyo felan aralarında bi bağ kuruluyo, sonra büyük kızın sesi güzel onu şarkıcı yapmaya çalışıyo bu olaylar arasında geçen bi film yer yer duygulandırıyo yer yer de eğlendiriyo öle komik bi film değildi bence, ortalama düzeyde bi film olarak kaldı benim için.

hep aklıma takılan, izleyip izlemediğimi bi türlü hatırlayamadığım ama izlediğimi sandığım bir filmdi oldboy. aklımda öyle kalmış çok önceden yani kore aşkım olmadan önce izledim diye biliyodum ama izleyince daha önce izlemediğimi farkettim ya da çok iyi unutmuşum. amcayı zaten ı saw the devil de bayılaraktan izlemiştim sanırım oyunculuğunun süper ötesi olduğunu söylemek bana düşmez. oldboy  gerçekten çok özgün bi senaryoya sahip, insanın aklına gelemiycek bi olay örgüsü var içinde. çoğu kesimin izlemekte zorlanacağı bi film hem seks sahneleri hem işkence sahneleri felan ama ben gayet de rahat izledim, sadece bazı işkence sahnelerinde ayy olmadım değil. içinde ne yok ki filmin ensest ilişkiler, işkence, seks, intikam, nefret, güç,aşk acaip bi filmdi ve ben çok beğendim hakkındaki yorumları okuyunca da üzüldüm doğrusu insanlar gerçek gibi değerlendiriyo bazen filmleri aman ne ayıp, öle şey mi olur, ne saçma gibi tabi daha ağır kelimeler kullanıyolar,bu bi film neticede adam öle düşünmüş yazmış öle görmüş çekmiş ha illa beğenmiycek tabi de direk içindeki konuyla ilgili olarak bi film kötü ya da iyi olmaz kanımca. neyse adamı alıyolar ve 15 yıl bi odaya tıkıyolar düşünüyorum da insan resmen delirir amcamız da azcık deliriyo ama tabi işin peşine düşüyo daha da kötüsü serbest bırakılmasının hapis edilmesinden daha da kötü bi sebebi vardır neyse bunun peşine düşüyo bi nevi tuzağa düşüyo bu kadar anlatıyım (: 

 
özenle seçerekten izlediğim başka bi filmde antique. tabi ki özenle seçmemin nedeni içinde bissürü hoş adamı barındırması (: bi de filmdeki pasta pustalar bonus oldu. ama nasıl yakışıklılar nasıl tatlılar lan adaletin bu mu dünya dedirtti bana, biz sap sap yaşarken dünyada böle insanlar offf offf. neyse filme gelicek olursak bir numaralı beyimizin butik bi pasta evi diycem ben kurmasıyla başlıyo film. çalıştırmak için bi usta buluyo ki usta da ne usta daha önce mary me ve coffee prince'de izleyip te aşık olduğum adam kim jae wook, bi adam bu kadar çekici nası olur yaaa haksızlık (burda derin bi iç çekilir) efenim bu ustamız azıcık ucundan gaydir ve esas adamlan da geçmişte bi bağı vardır, işte diğer elemanlar da işin içine girer öyle böyle günler geçer arada bi takım olaylar ama senaryonun en güzel tarafı pasta evinin kurulma nedeni bence gelişen olaylar da bununla ilgili çünkü. bu filmle alakalı yorumlara bakınca yine insanların kaldıramadıği bi film olduğunu gördüm çünkü içinde homoseksüel ilişkiler mevcut, bu görüntülerden rahatsız olmuşlar ben hiç olmadım. evet inancıma göre de yanlış bana göre de öyle ama böyle bişi var istesek te istemesek te normal karşılamak gerektiğini düşünüyorum ben saygı gösterebiliyorum bu durumlara ha hiç karşılaştım mı hayır belki o zaman tepkim farklı olur ama sanmıyorum. ben biraz banane ne bok yerlerse yesinler havasında bi insanım ve bana karşı da insanların böle olmasını isterim ana oluyo mu hayırrrr. ay nerden nereye filmi beğendim bağlantılar hoşuma gitti adamları demiyorum bile (:


epeyi zamandır merek ettiğim bir diğer film de arang'tı. bi yerlerde rastlamışımdır, karşıma çıkmıştır. indirip izledim ben de. öncelikle filmde lee dong wook beyin oynadığını bilmiyodum ya da yine unutmuştum. film korku filmi gibi bişiydi tabi ki hiç korkmadım (: yani filmde biraz halka havası vardı fakat olayı farklı şekilde en azından daha gerçekçi şekilde bağlamışlar, bayanın oyunculuğunu pek beğenmedim, yani pek anlatabilceğim bişi yok. fantastik olaylar sanılıyo başta ama sonucu bi intikam işi çıkıyo, hak edenler hak ettiklerini buluyo bi nevi, işte meydana gelen bu acaipliklerin peşinde olan iki polis var ayrıca bu acaipliklerin de içindeler öle bi film işte çok beğendiğimi söyliyemiycem sadece bi ters köşe olayı var orası güzel, on üzerinden altı veririm gibi. diğer filmler başka bi yazıya kalsın hem yoruldum hem çok uzun oldu. ayrıca bu akşam esra,kocası ve bebeği kısa bi süreliğine bana uğradı. bebekle uğraşmaktan pek bişi anlamadım, tombik kocaman bi bebek, ben çok zor kaldırdım o derece. seviyorum onları ya.
not: afişler yeppudaa'dan.

4 Kasım 2012 Pazar

gecenin balonu

alıntı: sweet-reality-xo/deviantart

1 Kasım 2012 Perşembe

bayram ve sonrası

günler oldu yazmayalı, hem yazasım olmadı hem de köyde olduğum için zannımca. bayram olduğu için köye geldim, havalar başta çok güzel olmakla beraber son bi kaç gündür bozdu zaten evden de çıkmıyorum bu nedenle, evet yürüyüşlerim aksıycak korkusu gerçek oldu, çünkü bi kere yürüyüş yapmayı denedim yol bozuk olduğu için ayağımı bi kaç kez burktum ki ben çok kolay başarırım bunu hatta küçükken hep ortopedik ayakkabılar giymişimdir (çirkinler arkadaş) bu yüzden bi on gündür yürüyüş yapmıyorum, aslında burda bi akrabada sabit bisiklet var alcaktım ama hep istemeyi unuttum ya da çekindim gerçi onlar kullanmıyolar da çekindim gibi, bi daha gelişimde kesin alcam söz kendime, olmuyo böle ama yemeğe dikkat ediyorum gerçi yine kaçamaklarım oluyo ama elimden geldiğince dikkat ediyorum özellikle ekmek ve hamur işlerine ve gece abur cubur yemeye hayır diyorum tabi ağlayaraktan :( çoğunlukla bayramlar sevilir ama ben pek sevmem, erken kalkmak, kalabalık, ziyaretler açıkcası bana çok iç açıcı gelmez hele de kurban bayramı, kan bi yandan, kirli, yağlı bulaşıklar bi yandan, kurbanı burda kestik haliyle fabrika olduğu için alanı da oldukça geniş tam bayrama uygun bi yer, ananem, üç yenge ve bi dayı bi de çocuklar vardı haliyle biz bize rahat bi bayram oldu. sonraki günlerde ziyaretleri yaptık öle sıradan, tipik bi bayram geçirdik ayy sıkıldım tıpkı bayramda da sıkıldığım gibi (: köyde bizimkilerle hayat güzel gidiyo boş boş vakit geçiriyoruz, haytayla oynuyoz, dosta bağırıyoruz, dost korkunç bi köpek ilk geldiğimde beni yiycekti tanımadığı için ama şimdi alıştı bana artık bağırmıyo ama yine de yanına gitmedim, gitmem de. ama hayta ayyy hele de yıkanınca bildiğin top oluyo çok ağzına düşkün minicik bişi hiç mi doymaz elini versin kolunu kaptırabileceğin bi cins kendisi, fotosunu koymam lazım da bulmak lazım. bi kaç gün sonra esralar gelicek istanbuldan hem de arabayla rahat rahat takılcaz, çok özledim hepsini, ben de bi iki güne çarşıdaki eve gidicem ordaki düzenime devam, durmak yok yola devam (:
 not: fotolar güzel değil çünkü rahat durmuyo kendisi.

22 Ekim 2012 Pazartesi

bıdı bıdı

havalar güzel gitse de akşamları iyice serin olmaya başladı. hele de benim gibi donan bi genç için, misal şu anda elektrikli sobam açık ki o benim biricik sevgilim olur, ayaklarım da genelde olduğu gibi bumbuz onları ısıtmakla meşgulüm. nasıl bu kadar üşümeyi başarıyorum bilemem, herkes her zaman dalga geçer benimle çok severim sıcağı hele de köydeki soba keyfi benim için en mutlu anlardan biridir. neyse az kaldı o zamanlara. bu akşam annemlerle tivi keyfi yaptım, bu özel bi durum çünkü odamda tivi ve bilgisayar olduğu için akşamları odama kapanırım, yatağımda yatıp tivi keyfi yaparım pek de severim, fakat binanın çatısını yeniledikleri için babam ordan çanak anteni aldı haliyle evde tek bi hat kaldı o da oturma odasında ben tivisiz kaldım, üstelik te yasaklamışlar çanak anten olayını, halla halla benim belki bi kaç tivim var misal bizde üç tane var, ya bana o imkanı sağlıycan ya da karışamıycan balkonuma felan yani tivisiz kalabilirim diycem ama babam sallamaz onları :p ben alışmışım çünkü küçüklükten beri ayrı televizyonum var babamla zaten tivi izlenmez zap zap nerde bi belgesel var onu izler, aslanlarla yılanlarla büyüdüm ben (: şimdi büyüdük gerçi kumandayı bana veriyo garibim (: işte tivisiz kalınca tıpış tıpış bizimkilerin yanına gittim ha bişi izliyceğimden değil de bilgisayar başında fazla kalamıyorum dizi felan da illa gece izliycem öle tuhaf huylarım vardır. onlarla ne kadar az vakit geçiyorum aslında bunu anladım bu akşam, zaten geç kalkarım ben, akşamda odama geçerim misafir felan olcak da beraber oturcaz akşamları, yazık sonra çok pişman olucam. bu konuyu hop diye zıplıyorum zira darlandım kendime.

 
son günlerde ya bişi izlemedim ya da genelde film izledim onları ayrı bi yazıda yazarım artık. epeycene uzun bi sürede (bana göre) city hall'ı tamamlamıştım ondan bahsetmemişim. diziyi cha seung won ve kim sun ah'ı bir araya getirdiği ve ben ikisine de bayıldığım için izledim. haliyle iki beğendiğim oyuncu olunca işin içinde, benim beklentilerim de tavan yapmıştı. dizinin de komik olduğunu ordan burdan okumuştum hatta pek beğenmişlerdi, belki beklentim çok yüksek olduğu için belki gerçekten öyle bana gayet vasat geldi dizi, yani sadece ikili sahneleri sevdim o da yani sevmemem mümkün değil elemanları seviyorum çünkü, onun haricinde geri kalan konu sıkıcıydı hep bi seçim sürecindeydi dizi biri bitti bi başkası başladı, belediye olayları saçma saçma nedenlerle insan tepkileri bi de senaryo kendini tekrarladığı için sıkıcı oldu genelde, kısaca ben pek beğenemedim o nedenle tavsiye de etmem. yani athena'yı yapmış, greatest love'da çoşmuş bi adamdan, kim sam soon olmuş, scent of woman'da ağlatmış kadından nasıl en iyisi beklenmez ki, kusura bakmasınlar kabahat benim değil (: bunun aksine kısacık bi sürede ayşe kulin'den gece seslerini okudum. öncelikle beğendim kitabı, ayşe kulin kitapları sürükleyici tarzdalar, gece sesleri de oldukça sürükleyiciydi. yine içinde her telden vardı, kuşak çatışmaları, anne-kız, oğul ilişkileri, siyasi olaylar, darbe zamanlarının etkileri, aşklar meşklerle dolu dolu bi kitaptı, eğer okuyasınız okuyun bence (:


not1: fonda sezen aksu var.
not2: afiş yeppudaa'dan.

18 Ekim 2012 Perşembe

böyle işte


şu an hem açlıktan hem de sıkıntıdan kendimi yazıya verdim, evet açlık durumlarım hala devam etmekte, spor ve yürüyüş te öyle. bizim gelgitli tartımıza göre 2,3 kilo verdim ama buna tartının şaibeli durumları nedeniyle inanamıyorum bi türlü. bi an kendime süzülmüş geliyorum sonra karnım yine şişiyo off göbeğim durduğu gibi duruyo diyorum, lanet olası göbeğim su içsem hamile göbeğine dönüyo hemen tartım 60'ı gösteriyo ahh bi de 57 olsa o zaman göbeğim olsa da tamam diycem söz bak. yorulduğuma ve aç kaldığıma değsin istiyorum hep tatlı şeyler çekiyo canım, çikolatalı kekler, şerbetli tatlılar, sütlaç, muhallebi istisnasız hepsi aklıma doluşuyo, ya bi gidin diyorum bi gidiyolar bu sefer pizza, börek, makarnaya geliyo sıra kısacası kurtuluşum yok bu durumdan, bi de diyorum ki iyi tamam zayıfladın ee sonra yine bunlar yasak oyh, hayat yiyip yiyip zayıf kalanlara güzel bi de demiyolar mı yaee kilo alamıyoruz offf yedikleriniz löp löp et olsun size başta ablama, gerçi o kilo alsa dilinden durulmaz minnacık götü var yok kocaman oldu parmak kalınlığında karnı var ayy
göbeğim çıktı der pislik ne olcak (:
geleyim en son izlediğim diziye allahım bayıldım bayıldım. answer to 1997 ya da reply 1997, nasıl samimi, nasıl gerçek, nasıl sıcak. şöle ki pek sevgili karakterlerimizin lise çağlarından başlıyo hikaye ha çocukluklara da dönüşler oluyo elbet ama asıl mevzu lise son hayatlarındaki etkisi, geleceklerinin temelleri bu yıla dayanıyo, o yüzden biz de sık sık bugünkü olayların sebebini ya da mazisini öğrenmek için geçmişe dönüyoruz. bugünü gösterdiği zamanlar ise her defasında insanın merak duygusunu kamçılamaktan başka bişi yapmıyo, her defasında anaaa ne olcak, hangisi ki acaba, bu nerden çıktı şimdi gibi deli sorular kafayı kurcalatıp duruyo, ilk bölümleri diğer dizi bölümlerine göre kısa olmakla birlikte sonlara doğru uzadı, o yüzden hem kısa hem de heycanlı olduğu için hiç yormadan bitiverdi valla hatta bitmese çok daha güzel olurdu. en çok baş hatuna bayıldım minnacıklar zaten o kadar tatlıydı ki en çok ta ağlayıp zırlamaları güldürdü beni. dizide her şey var aile, arkadaşlık ve tabi ki aşk (: bence izleyin siz de bayılın.
hmm son zamanlarda bi kaç kitap birden karıştırıyorum ve son zamanlarda beni kitleyen bi kitap da geçmedi elime malesef bakalım ne zaman hah oldu diycem, en son tom sawyer'ı bitirdim. ne var biliyorum çocuk kitabı olduğunu ama okumamıştım elime geçince okudum, ayrıca yetişkinleri de lannn niye çocuk değiliz biz diye geçmişe götürmeyi başarıyo. tom sawyer feci akıllı, yaramaz, afacan, duygusal biraz da ukala bi çocuk, bize bi çocuk nasıl eğlenir nasıl aşık olur nasıl korkar nasıl cesur olur bunu anlatıyo bize. tom sawyer okurken çok seveceğiniz ama yanınızda olsa bi kaşık suda boğacağınız bi bebe, sevdim ben güzel anlatmış mark twain amca.
not: afişler yeppudaa'dan. orası olmasa ne yaparım bilmem (:

7 Ekim 2012 Pazar

son hallerim

yazıya başlamak zor, nerden nasıl başlıycamı bilemiyorum bi türlü o yüzden en iyisi direk dalmak (: çarşıdaki eve geldiğimden beri bi rejim, spor işine giriştim. bu göbek eriycek arkadaş (bebeklerin bruno reklamı süper olmuş bence) öğleyin kalktığım için öğle yemeği yerine kahvaltı yapıyorum, abartmıyorum iki küçük dilim veya tek büyük dilimle yetiniyorum, bi kaç saat sonra bi salkım kara üzüm yiyorum ya da bi kaç kaşık yoğurt akşam altı gibi de akşam yemeğini yiyorum ondan sonra mı tık yok, bi su içiyorum çok acıkırsam yine bi salkım üzüm ama genelde idare ediyorum, memnunum zorlanmıyorum da tek kötü tarafı ben akşam çay içmeyi çok seviyorum ama tek başına içmekten hiç hoşlanmıyorum, haliyle çay keyfim kalmadı tek üzüldüğüm bu, ha sürekli canım şekerli şeyler çekiyo tabi zaten abur cubur yaptı bana yapacağını, yemek yediğim yoktu bi de annem eski günlerine döndü yemem için yalvarıyo bana, resmen zorluyo baskı yapıyo yani hiç yardımcı olmuyo kendisi bana. spora gelince songül ablada bi spor aleti var merdiven çıkar gibi basamaklara basıyosun ama çok zor basılıyo beş dakika sonra ayaklar aşırı ağrıyo en fazla on dakika yapabiliyorum onu, ondan sonra da böle sağa sola dönmeni sağlayan yuvarlak var onu yapıyorum bi 20 dakka da yarım saat patlaya patlaya yapıyorum, tivi önünde felan olsa daha fazla yapabilirim ama insan sıkılıyo, sonra gün içinde de bi saat yürüyorum sahilde, bu kadar çabalıyorum bi faydasını görsem çok mutlu olucam bi kilo kesin verdim de iki kilo da olabilir ama sanmıyorum annem öle iddia ediyo bizim baskül biraz heyheyli bi kilo eksik tartıyo felan ay neyse böle bi düzen içine girdim bi de bi kurs olayına başlasam harika olur, bissürü kurslar var ama şu anda başlayan yok sanırım hat için yazıldım ama gider miyim bilmiyorum resim çok istiyorum başlarsa kesin gidicem ona acaba bunlardan bahsetmiş miydim (: annem sürekli laf sokma derdinde bana işte yat yat bi doy, anca film izle bıdı bıdı bıdı, sabrediyorum da bakalım nereye kadar.
tamam geçiyorum burayı da, geliyorum izlediğim en son diziye ne zamandır listemdeydi, kendisi que sera sera'dır. 17 bölümlük hoş bi diziydi, epeyi süredir peş peşe tek bi dizi izlememiştim,hiç bi bölümünde sıkılmadım, hem hislendim hem güldüm hem sinirlendim. nedense artık bi bloktan okuduğum mu aklımda kalmış bilmiyorum dram olarak biliyorum diziyi yani hane ağır ağlarım felan ama değil tipik bi dramaydı içinde her şeyi olan, öncelikle ilk dikkatimi çeken öpüşme sahnesi en çok olan dizi buydu, direk dikkatimi bu çekti niye acaba (: gerçi sonra bıçak gibi kesildi bi tane bile olmadı hatta acaba tepki felan mı almıştır olabilir bence. eric moon işte yakışıklı, ukala, zengin hatunlarla gönül eğlendiren hovarda bi tip, adını bilmiyorum hanım kızımız da bildiğimiz genel dizi karakteri gibi kendi halinde çarpıcı olmayan çocuk gibi giyinen hatta çocuk gibi olan saf hatun bi kişilik, bunların komşu olmalarıyla başlıyo hikayemiz, sonra her zamanki gibi işin içine diğer karakterler dahil oluyo ve karışıyo ortalık, her ne kadar beklemediğim gibi olsa da asla hayal kırıklığına uğramadım, ayrıca şarkılarını da beğendim, sevdim ben (: en son okuduğum kitaba gelirsek eğer uzun bi süreçte bitirebildim malesef, son zamanlarda yoğun olarak helecanlı şeyler okuduğum için ve sürükleyici olmadığı için uzun sürdü. kitap hatta notta düşmüştüm buraya janet fitch'in beyaz zakkum'u. ana olay bi anne ile kızının ilişkisi ama bu ilişkiyi anlatırken hem kızın hem annenin ve hayatlarına giren insnaların karakterlerini, kafalarını felan anlatıyo, ağır psikopat kafası var bunlarda, anne hapse düşünce çocuk koruyucu aileler arasında gezinip duruyo bunlarla uyum, uyumsuzluk, aşk, nefret, hayranlık hepsi var işte kitapta, orta düzeyde beğendiğimi söyleyebilirim. bu yazıyı yazarken 1 kadın 1 erkeği izledim, acaip dizi be feci gerçek. son olarak açım ):
not: afiş sarangni'den.

30 Eylül 2012 Pazar

izledim

son zamanlarda dizi yerinde film izlemeyi tercih ettim nedense. belki sıkılmışımdır hali hazırda city hall bi yandan ilerliyo bi yandan da que sera sera izlemeyi düşünüyorum. tabi dizi izlemememin nedenlerinden biri de yeni sezonun başlamış olması misal behzat ç ah ah, kuzey, rastladığımda zaplayarak izlediklerim de var yani tivi dolu olduğundan gece açıyorum bilgisayarı o da bi film izliyim bari diyorum neyse ilk önce dogani den başlıyım. eğer benim gibiyseniz kesinlikle izlemeyin. film beni benden aldı mafetti beni bi de gerçek olduğunu bilmek içimi acıttı resmen ağladım içlendim ağladım. hani gerçek olmadığını bilsem aman film diycem belki ama yok gerçek bi de böyle şeylerin tek tük değil aslında çok olduğunu bilmek off insanın ne aklı ne yüreği alıyo işte, aklıma geldikçe hala kötüleşiyorum filmin senaryosunun acı yüklü olmasının yanına bi de gong yoo ve çocuk oyuncuların harika oyunculukları tuz biber oldu kısaca kalbiniz ve içiniz kaldırıyosa izleyin de görün.
 

bir diğer izleyip te hem beğendiğim hem yine dellendiğim film de ı come with the rain oldu. hangi güzele bakıcağımı şaşırıp kalmamın haricinde farklı bi filmdi başlarda polisiye olacağını sandım ama değildi öyle ortaya karışık bişiydi hem doğa üstü güç vardı adamda hem bi yandan aranıyodu işte bi de mafya vardı işin ortasında burda da adamlar harika oynadı amerikalı, koreli, japon hepsi birbirinden datlı, hepsi de güzel oynamış alsana seyirlik malzeme zaten lee byung abimizin başımızın üstünde yeri var kendilerine karşı saygımız sevgimiz sonsuzdur (: filmde en sevdiğim şeylerden biri mafya beyimizin hatuna olan tutkusuydu insanın canı çekmiyo değil (: beğendiydim bunu da.

hmm başka ablam hint filmi indirmişti, aslında ben sevmem öle filmin yarısından çoğu müzik,dans felan çok sarmaz bana bi de bu film uzunmuş neyse kırmayalım ablayı izleyelim bari dedik hele başroldeki bey adına bakıyorum aamir khanmış şimdi bakıca dikkat ettim de yöneten de yapan da oynayan da kendisiymiş ya, neyse ben kendisini pek sevmem gözleri beni çok rahatsız ediyo o rengi de pek sevmem adamın neresini bu kadar çok seviyolar gerçekten anlıyamıyorum film taare zameen par yani yerdeki yıldızlar işte aslında çok zeki olan ama işte bazı konularda geri kalan bi çocuğun ve onun idealist öğretmeninin hikayesi valla çocuk mocuk ama nası itici geldi bana sevmedim de zamanla biraz daha ısındım kendisine işte bu çocukcağızın ileştirilmesi, geliştirilmesini konu alıyo film, çok uzundu yer yer sıkıcı olmakla birlikte orta düzeyde beğendim kendilerini.





bir diğer filme gelirsem o da come rain, come shine baktım filmde hyun binciğimiz oynuyo allahım afiş te konu da gel gel diyince hemen atladım tabi ama anacım film bildiğin kült çıktı, ayrılmak üzere olan karı koca ilişkisini konu almış film ama öle bildiğimiz sanatsal filmler gibiydi misal kaynayan suyun sesi, yağmur damlaları, sessizlik böle geçti gitti film pek diycem bişi yok beğendim diyemem beğenmedim de diyemem tek şikayetim hyun binimin saçları uzundular ve hep yüzüne yüzne düştüler göremedim cancazımı (:
son film ise daha dün gece izleyip te hala gözlerimin şiş olmasının sebebi olan adından da belli olacağı üzere acı (tong-jeung). ayy aklıma geldi de yine kötü oldum, oğlumuzun da kızımızında bildiğimiz beğendiğimiz simalar olmasının yanı sıra acıklı, bol acitasyonlu senaryomuz da güzeldi, ee adamlar da güzel oynadı biri acı duymaz ondan sebep kafasını gözünü yardırır biri de hasta bi yerine bişi olsa kanı durmaz ayhh iki belalı ve şeker tip buldu birbirini off nası güzeldi ilk iletişimleri, sevişmeleri (: felan bu koreliler dizilerde pek tutucu olup filmlerde döktürüyolar ha aman döktürsünler ben bişi demiyorum işte mutlu başlayıp ta hüzünle biten bi hikaye ben de malım arkadaş filmlerin başından belli üzeceği yine de hazırlıyamıyorum kendimi bildiğin hıçkıra hıçkıra ağlıyorum pek çok sevdim ben acıyı (: afişte o biçim offff.
not: afişler sarangni'den.

25 Eylül 2012 Salı

ben sen o

ben zaten etiketlerden nefret ederim. İnsanları mektupları ayırır gibi kalıplara -fahişe, ev hanımı, azize- ayıramazdınız. Bizler korkularımız ve isteklerimizle, ideallerimiz ve bakış açılarımızla öyle değişkendik ki tıpkı su gibiydik.

Beyaz Zakkum / Janet Fitch

15 Eylül 2012 Cumartesi

güm güm diye çarpıyo


uyumak için yattım ama çarpıntım tutunca daha fazla dayanamayıp loplopu açtım. durup dururken neden çarpıntım alıyosa bu seferkiler panik ataktan değil de depresyondan sanırım. evet sanırım çaktırmadan depresyona girdim yine. yine diyorum çünkü pek sık haşır neşir olurum kendileriyle. panik atağın en azından nedenini biliyorum ama bu çarpıntılar hepten sinirimi bozuyo çünkü sebepsiz yere oluyolar ne okula gitmek zorundayım ne sabah erken kalkmak zorunda. sabah uyanmak benim içim ölümle eş değer olduğundan bir bunalım nedenidir. erken kalkmayı sıkıntı yaptığım için hiç uyuyamam ve çarpıntım olur. ilk deliliğimin ortaya çıkışı da bi alem. ünideyim yeni geçiş yapmışım trabzona, rizeden git gel yapıyorum (ki öyle de bitirdim) bizim bölümün akşam sınavları meşhurdur o akşamda öyle bi sınav var ve ertesi gün de erkenden bi tane daha, gece rizeye dönmem zor arkadaşlar da bizde kal dedi ben de tamam olur dedim (demez olaydım) sınavdan sonra çıktık gittik eve, yedik içtik hiç bişi yok sonra annem aradı belki aramasaydı bişi olmıycaktı ben bebeler gibi bi başladım ağlamaya, allahım ne komedi kendime hakim olamıyorum, deli gibi çarpıntım bi taraftan ayıptı sölemesi kusma bi taraftan. ömrümde ilk kez böyle bişi geldi başıma elalemin evinde üstelik, bu halde ne çalışması üstelik çok da zor bi sınavdı yattım ben ama ne uyku ne bişi sabaha kadar bi ateş basması bi sıtma ve sürekli çarpıntı. eve gidince de o zamanlar dedem rahatsızdı annem orda kalıyodu bazen o zaman da oldu felan annem bilmiş kadındır hemen iyi bi doktora getirdi beni kadın tak diye panik ataksın, yalnızlık korkun var annenden ayrılamıyosun dedi, tamam anneme düşkünümdür ama o kadar mı yani o kadarmış gerçekten de, o süreci unutamıyorum annem nereye ben oraya kadının eteğine yapışmıştım resmen. trabzona yerleşmeme nedenlerimden biri de budur işte, hatta akademik kariyer için şehir dışı da yazmadım aile düşkünlüğüm yüzünden o yüzden de işsizim, alabileceğim pek çok üni vardı ama yazmadım şimdi düşünsem bile iş işten geçti, hemen ilaca başlayınca derine inmeden kurtuldum panik ataktan ama aslına bakarsan hayatımı çok fazla etkiledi ve değiştirdi bu hastalık. fakat bu son zamanlarda mevcut olanlar panik ataktan değil anlıyorum, bu delilik içerde bi yerde. başka bi şeyler ilgilendiğim ve uyumaya çalışmadığım içim misal şu anda çarpıntım yok, çarpıntı kötü ya gelmesin kimsenin başına, mide bulantısı da kötüdür, karın ağrısı, migreni demiyorum bile (:
not: ablamın bilgisayarı olduğun için resim nerden bilmiyorum ama cocacolagirlie imzalı güzelmiş eline sağlık (:

7 Eylül 2012 Cuma

boş ben


bir haftadır felan fabrikada değilim, yaptığım şey yatmak,uyumak,okumak ve izlemek. olmuyo kendimi çok boş hissediyorum, hep iyiyim ben böyle memnunum diye kendimi kandırıyodum ama artık yemiyo kendimi bile inandıramıyorum. şurda bi süredir saldık şimdiden çok sıkıldım. kesinlikle bişiler yapmalıyım iş olmuyo kurs felan diyorum,o kadar tembel ve umursamaz bi insanım ki gidip ne var ne yok diye bakmadım bile, halbuki resim kursunu çok istiyorum her seferinde dolu oluyo bi sene önceden yer ayırtmak lazım sanırım, bazen diyorum gir kıytırık bi yere işe ona da cesaret edemiyorum yapamam diye, mal gibi okudum okudum bi halta yaramadı diyo herkes artık ben de demeye başladım, sürekli keşke yirmi olsaydım felan derken buluyorum kendimi keşke iş işten geçmemiş olsaydı diyorum şimdiden bi moddaysam bi beş sene sonrasını düşünemiyorum, kesinlikle çok pişman olucam yapamadıklarıma, yapmadıklarıma sürekli geçmişe dönmüş buluyorum kendimi keşke şöle yapsaydım böle yapsaydım kendime geçti gitti önüne bak yap artık işte bişiler diyemiyorum,çok güçsüzüm çok.bu kadar dert yanma yeter devamlı aynı şeyleri söylemekten de sıkıldım. en son okuduklarımdan bahsedelim en güzeli. açlık oyunları serisinde aşık olduğum kadının başka bi serisini okudum sevgili gregor ve kehanetleri zavallı çocukcağız her kitapta bir felaketten diğerine koşturup durdu. bu seride kendimi çocuk kitabı okuyo gibi hissettim ki çocuk kitabı zaten kocaman kocaman yazılarındna belli (: gerçi fantastik kitapların çoluğu çocuğu olmaz tıpkı filmlerin olmıycağı gibi. gri, felaket, kan, sır ve zaman olmak üzere beş felaketin olduğu be kitaptan oluşuyo seri. mekan yer altı kadro ise yer altında olabilecek bissürü hayvan ve epeyce ilginç insan ırkı işte konuda bunların arasında geçen savaşlar, ilişkiler felan. baş kahramanımız gregor olsa da ben ondan çok ripredi, aresi,howardı,tempi ve tabi ki botu sevdim. her ne kadar açlık oyunlarının verdiği tadı vermese de yine de hiç fena değildi. bilmeme rağmen hayvanların da bi dünyaları, kendi hayatları,dilleri olduğunu bir kez daha farketmiş oldum. dizi olayına gelirsek en son izlediğim iljimae'yi uzuun bi süreçte tamamlamış oldum. geçmişte geçen hikayelerden hele de böle ölümsüz gibi dövüşme ve bi halt olmama olayınından haz etmeme rağmen izledim ve beğendim. doğruyu söylemek gerekirse özellikle son bölümlerini beğendim pek bi heycanlı olduğundan. gerçi sonundan bişi anlamadım yaşıyo mu hayal mi gerçek mi bilemedim. ya sonlar ya mutlu olmalı ya kötü, öyle arada olmamalı, sevmiyorum abi kesin olsun her şey benim hayalime bırakma bişileri o kadar hayal etmeyi sevsem izlemem hayal dünyasında yaşarım zaten. kızdırmayın beni (: